Ve onlardan biri de amel sahibi âlim, kâmil fazilet sahibi, Zeyrek diye tanınan Mevlâ Allâme Muhyiddin Muhammed’dir {Molla Zeyrek}.

Sözü edilen Mevlânâ, ilk olarak büyük şeyhlerden Hacı Bayram hazretlerinden ilim okumuştur; "Zeyrek" (anlayışlı, uyanık, zeki) lakabıyla anılmalarına sebep o hazret olmuştur. Daha sonra ulemadan Hızır Şah’ın hizmetine girip bütün ilim ve fenleri ondan öğrenmiş ve fazilet mertebelerine ulaşmıştır. Onun şehadetiyle Bursa’da Sultan Murad Gazi Medresesi’ne müderris olmuştur.

Daha sonra Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethedip medreseye dönüştürdüğü sekiz kiliseden birini elli akçe maaş ile kendisine vererek Bursa’dan İstanbul'a getirtmiştir. Günümüzde adı geçen yer onun adıyla meşhurdur, Zeyrek Camii derler.

Sözü edilen Mevlânâ’da kanaat son derece ileri düzeydeydi. Hatta kendisine tayin edilen elli akçe maaşın sadece yirmi akçesiyle yetinip geri kalanını Şeyh Hacı Bayram dervişlerine ve fakirlerine gönderirmiş. İlimle meşguliyetinden ziyade ibadetle meşguliyeti daha çokmuş.

Kanaat ve ibadet kapısında hali bu minval üzere iken, bir gün cihanın sığınağı padişahın huzurunda kendisine yakışmayan bir hata ile laf edip Seyyid Şerif'e karşı üstünlük iddiasında bulunmuştur. Muvaffak sultan Zeyrek’in bu sözünden pek hoşlanmayıp rahatsız olmuş ve adaba aykırı bularak şöyle buyurmuştur: "Mademki böyle bir söz söyledin, bunun üstesinden gelmen gerekir. Seyyid şimdilik dursun, hele şu an mevcut olan âlimlerden Hoca-zâde ile bir münazara et. Senin niteliğin ve mahiyetin bundan anlaşılır."

Zeyrek bir defa o sözü söylemiş bulunmuştur, neylesin. Padişahın emrine uyarak tartışmayı kabul eder. Hal böyle olunca Hoca-zâde, tevhidin delillerine dair soru ve cevapları içeren risalelerini temize çekip tartışmaya vesile olsun diye Zeyrek’e gönderir ve cevap ister. Mevlânâ Zeyrek de cevap yazar. Cevap yazıldıktan sonra başarılı sultanın huzurunda toplanırlar. Aralarında hakemlik etmesi için Molla Hüsrev hakem (mümeyyiz) tayin edilir. Mahmud Paşa da o tarihte vezir olup hizmet makamında durmaktadır.

İlk olarak Hoca-zâde söze başlayıp der ki: "Saadetli padişahıma malum olsun ki benim bu risaledeki sözüm ancak delile (burhana) dairdir. Delili inkâr etmekten, iddianın özünü inkâr etmek gerekmez. Sözün ruhuna vakıf olmayıp tartışma usullerini bilmeyenlerin 'Hoca-zâde tevhidi inkâr etti' demeleri mümkündür. Hâşâ, benim gayem sadece ifade ettiğim husustur."

Karşılığında Mevlânâ Zeyrek cevap verir ve aralarında büyük bir münazara ile pek çok çetin mesele ortaya çıkar. Münazara yedi gün boyunca uzar, bir sonuca varılamaz. Bunun üzerine muvaffak sultan tarafından uyulması zorunlu ferman çıkar ki: Her biri rakibinin yazdıklarını kaleme alıp inceleyerek cevap yazsınlar. Mevlânâ Zeyrek "Benim yanımda bu nüshadan başka nüsha yoktur" der. Hoca-zâde ise "Bende bir nüsha daha vardır" diyerek metninin bir nüshasını Zeyrek’e verir, kendisi de Zeyrek’in yazısının bir kopyasını yazar. Yanında hokka/mürekkep bulunmayınca Mahmud Paşa yanından hokkasını çıkarıp verir.

Böylece Hoca-zâde yazmaya başlayıp susar. Padişah hazretleri şaka yollu Hoca-zâde’ye "Sakın Zeyrek’in yazısını yanlış yazma" der. Hoca-zâde de "Devletli padişahım, ne kadar yanılırsam yanılayım onun kendi hatasından fazla olmaz" diye cevap verir. Padişah hazretlerinin bu nükte çok hoşuna gider ve son derece beğenir.

Yedinci gün Hoca-zâde’nin üstünlüğü ortaya çıkınca insanların müftüsü Molla Hüsrev, Hoca-zâde’nin galibiyetine hükmedip "Söz onundur, diğer taraf yenilmiştir" diye karar verir. Hal böyle olunca dünyanın sığınağı padişah hazretleri Hoca-zâde’ye hitap ederek şöyle buyurur: "Ezelden beri olagelmiştir, bir kimse birini katletse soygunu (ganimeti) onundur. Ben şahidim, Molla hazretleri de şahittir. Sen bu şahsı katlettin, onun medresesini sana verdim." Bunun üzerine ikisi birden kalkıp sultanın meclisinden ayrılırlar.

Mevlânâ Zeyrek’in dostları toplanıp münazaranın nasıl geçtiğini sorduklarında der ki: "Salih-i Bahîl oğlu tevhidi inkâr etti. Ben de başına öyle bir vurdum ki çaresiz tevhidi ikrar etti. Hüsrev benim darbemi Hoca-zâde’nin başından defetmek için çok uğraştı ama gücü yetmedi."

Bu cevabı verdikten sonra artık İstanbul’da duracak gücü kalmayıp Bursa’ya gider ve oraya yerleşir. Söz konusu şehirde Hasan Hoca adında bir komşusu olup bir gün sorar: "Ey Mevlânâ! Günlük kaç akçe masrafınız olur?" "Yirmi akçe olur" der. Hasan Hoca da "Senin masrafına ben kefilim, gönül rahatlığıyla ibadetinle meşgul ol" der. Gerçekten de vefat tarihine kadar her gün yirmi akçeyi verir.

Daha sonra Sultan Mehmed Han yaptığına pişman olup görev (makam) verir ancak kabul etmez; "Benim sultanım Hasan Hoca’dır" diye haber gönderir.

Adı geçen zat eser kaleme alma yoluna gitmeyip sadece bazı kitaplara hâşiyeler (açıklamalar) yazmıştır. Menkıbeleri toplayan müellif (Taşköprizâde) buyurur ki: Mevlânâ’nın bir risalesini gördüm. Söz konusu risalede kendi keskin zekasından ve güzel tabiatından kaynaklanan pek çok şey yazmışlardı. O risale, onun zekasının ve kavrayışının kemaline şahitlik etmeye kafidir. Ancak Seyyid Şerif’in şanını küçümsediği için sözlerinin cezasını çekip azledilmeye müstahak olmuştur.

Kıt'a:

Güneş gibi yücelik bulup başın göklere erse bile,
Sakın ha haddinden fazla tutuma cürret etme!
Daima yiğitler arasında yiğitlik iddiasında bulunup,
Düşman gelince kaçıp kendini kadın durumuna düşürme!

Not: Bu metni, Muhtesibzâde Mehmed Hâkî’nin Mecma‘u’l-Eşrâf adlı eserinden tercüme ettim.

Kaynak: Muhtesibzâde Mehmed Hâkî, Mecma‘u’l-Eşrâf: Hâkî’nin Şakâ’ik Tercümesi, haz. Mehmet Yunus Yazıcı, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2021, s. 302-304