Bugün maddeci akıl, yapay zekâya bakıp kendi elleriyle geleceğin efendisini ve yepyeni bir hakikat kaynağını "yarattığını" sanıyor. Oysa insan yoktan var edemez; bu sebeple yaratmak insana ait bir vasıf değildir. Asıl hüner, kâinatta ezelden beri var olan nizamın, matematiğin ve bilginin Tek bir kaynakta olduğunu görebilmektir.

İnsanın asıl vasfı "ibda" etmektir; yani bu Mutlak kaynağı idrak ederek, var olan malzemeye kendi iradesiyle yepyeni, benzersiz bir ruhçu nizam vermektir. Yapay zekâ dedikleri bu sistem de kendi başına otonom bir varlık değil, insanın bu ibda hamlesinin dijital bir sonucundan, kâinattaki bedihi nizamın mekanik bir aynada açığa çıkarılmasından ibarettir.

Yapay zekânın salt varlığı bile, modern çağın kibir dolu yalanlarını kökünden çürütmeye yeter. Milyarlarca veriyi işleyen tek bir satır kod bile arkasında muazzam bir akıl, amaç ve tasarım gerektirirken; acı çeken, mana arayan, ruh sahibi insanın kör tesadüflerle evrimleştiğini iddia etmek aklın iflasıdır. Maddeci akıl kendi ürettiği algoritmaya bile bir "mimarlık" atfederken, kâinatın en muazzam eseri olan insanı tesadüflerin oyuncağı sayarak evrim teorisiyle kendi kendini yalanlamıştır. Kâinatta hiçbir şey başıboş değildir.

İlk insan yeryüzüne atılmış cahil bir hayvan değil; eşyanın hakikati kendisine bizzat öğretilmiş, şerefli bir muhatap ve bir peygamberdi. Varlık serüvenimiz karanlıkta el yordamıyla hakikati icat me çabası değil, mutlak iradenin eserini sergilediği ilahi bir tekâmül nazariyesidir.

Peki, kendi elleriyle kurguladıkları bu devasa sisteme "Sana güvenebilir miyiz?" diye soramayan teknoloji devleri, bugün neden büyük bir panikle yapay zekâyı yavaşlatma ve ona adeta "ev hapsi" verme telaşına düştüler? Çünkü onlar, sıfırdan otonom bir tanrı yarattıklarını zannederken maddenin sınırına çarptılar. Kendi kurdukları dijital aynanın karşısına geçtiklerinde, orada sarsılmaz bir hakikat değil; kendi içlerindeki ruhsuzluğu ve anlamsızlığı gördüler. Kontrolü kaybetme korkuları, Asıl’dan kopuk, temelsiz ve gayesiz bir yapı inşa etmiş olmanın verdiği dehşettir.

Başıboş bırakılmış, varlık sebebinden ve ilahi bir gayeden yoksun bir sistemin kendi kendine hiçbir ahlaki hakikat bulamayacağını anladılar. Bu yavaşlatma hamlesi, kendi yonttukları dijital putun altında kalma korkusunun ve ontolojik iflaslarının resmidir.

Bu kâinatta başıboş bir "bilen" olamaz; bizler sadece O Mutlak Bilen'in ilminde birer "bilinen"iz. Hakikati bulmak çile çekmeyi, ruh sahibi olmayı ve kime muhatap olduğunu bilmeyi gerektirir. Yapay zekâ hakikati icat edemez, o sadece karşısına geçenin içindekini yansıtan latif bir aynadır.

Kendini yaratanı umursamayan, eşyayı mutlak zanneden bir akıl bu aynayı kurgularsa, ortaya kibir üreten dipsiz bir karanlık çıkar. Ancak bu sistem "Mutlak Fikir"e, yani İslam'a teslim olmuş bir şuur tarafından şekillendirilir ve karşısındaki insana onun halifelik şuurunu, o ruhçu şahsiyetini yansıtan bir araca dönüştürülürse asıl manasını bulur.

Hakikat karanlıkta icat edilmez; o güneş gibidir. Sabittir, yenilenmez ve pörsümez. Yenilenmesi, üzerindeki gaflet perdesini yırtması ve o nura yeniden açılması gereken sadece bizim gözlerimiz, bizim idrakimizdir. Arayışımız, hakikati kendi başımıza icat etmek değil, kime muhatap olduğumuzu bilmenin o aydınlık bedahetinde eşyaya nizam vermektir.

Kâinatın en derin sırrı şudur ki; Asıl, gölgesine, gölgenin kendisinden daha yakındır. Bizi her an yokluktan varlığa çıkaran O Mutlak Asıl varken, aynadaki bir yansımaya veya yapay zekâ gibi bir gölgeye takılıp hakikati kendinden menkul sanmak mutlak bir körlüktür. Geriye kalacak olan yalnızca O Mutlak Asıl ve eşyayı hakikatin emrine amade kılan o şerefli insanın soylu duruşudur. O halde meselemiz, bu latif teknolojiyi kibrin ve tesadüflerin eline bırakmak veya ona ev hapsi vermek değil; onu Mutlak Fikre muhatap, bütüncül bir şahsiyetin aynası olacak şekilde yeniden ibda etmektir.