Tarih, merhametsiz bir nehir gibi kendi yatağında akarken, coğrafya kimi milletlerin alnına bir yurt, kimilerinin göğsüne ise taşınması ağır bir kader yazar. İki denizin, iki kıtanın ve iki ayrı zihniyet evreninin kavşağında duran Anadolu; asırlardır bir ayağını kendi kutlu merkezine mıhlayıp, diğer ayağıyla cihanın girdaplarında kanat çırpan bir zümrüdüankadır. Bugün dünya, Batı’nın kurduğu ve asırlardır efendiliğini yaptığı "kurallar nizamının" kendi iç çelişkileriyle ufalandığı, Doğu’nun ise kadim hırslarını yeni teknolojilerin soğuk zırhıyla bilediği sancılı bir alacakaranlık kuşağındadır. Bu kuşağın tam ortasında Türkiye; ne Doğulu bir teslimiyetin uyuşukluğuna sığınabilir ne de Batılı bir kibir abidesinin kokuşmuş reçetelerine boyun eğebilir. Kanat çırpmak, bu topraklarda bir tercih değil, yerçekimine karşı yürütülen kesintisiz bir kıyamdır.
Bugün "küresel düzen" denilen vitrin, Gazze’nin enkazları altında ahlaki ve hukuki meşruiyetini bütünüyle gömmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrasının kurumları, uluslararası ceza mahkemeleri ve insan hakları söylemleri; gücün ve etno-milliyetçi bir saplantının kaba şiddeti karşısında kâğıttan birer kalkana dönüşmüştür. Anglo-Sakson aklı kendi finans ve ticaret damarlarını korumak için pragmatik dengeler peşinde koşarken, Washington’ın tüccar refleksi "bilanço kârına" uymayan hiçbir davaya arka çıkmamaktadır. Ne Siyonist revizyonizmin kör inatları ne de Avrupa’nın tükenmiş bürokrasisi bu yangını söndürecek bir ruha sahiptir. Çatışanların tükendiği, müttefiklerin birbirinin arkasını kollarken hançer bilediği bu çağda, herkesin dönüp baktığı tek bir adres kalmaktadır: Tarihin askeri, lojistik ve nizam kurucu hafızasını bünyesinde saklayan Türk aklı.
Lakin bu kavşakta duran Türkiye için en çetin imtihan, dışarıdaki düşmandan ziyade içerideki kimlik muhasebesidir. Zira uluslararası sistemin kurtlar sofrasında bir "köprü" olmak, üzerinden çiğnenip geçilen bir geçit olmak demek değildir; iki yakayı da kendi mihverine bağlayan bir kilit taşı olmaktır. Batı’nın kendi özünü kemiren, aileyi, fıtratı ve insan haysiyetini yapıbozuma uğratan aşırı bireyci kültürel çözülüşü kapımıza dayanmışken; Anadolu irfanı bu istilaya teslim olamaz. Sınırları korumak ne kadar mukaddes bir vazife ise, o sınırların içindeki ocağı, nesli ve ahlakı korumak da aynı derecede beka meselesidir. Anadolu sermayesi ve zihni, dünyanın en ileri teknolojisini ve en rasyonel ticaretini üretirken; ruhunu Batı’nın ahlaki buhranına satmayacak bir idrak zırhına bürünmek mecburiyetindedir.
Bu idrak, sınır ötesine baktığında da kör bir ırkçılığın ya da dar bir ulus-devlet korkaklığının esiri olamaz. Haritalara cetvelle çizilen Sykes-Picot sınırları, ne imanın menzilini hapsedebilir ne de tarihin omzumuza yüklediği mesuliyeti unutturabilir. Şiiliğin bin yıllık Fars jeopolitiğine örtü kılındığı, Türk boylarının mezhep taassubuyla Sünni omurgaya karşı bilendiği ve Kafkaslar’dan Yemen’e uzanan hatta türlü fitnelerin kaynatıldığı bir dönemde; "hangi Türklük ve hangi İslam" sorusunu sormayan her akıl aldanmaya mahkûmdur. İttifaklar, dostluk şarkılarıyla değil, ahde vefanın ve caydırıcı kılıcın ciddiyetiyle kurulur.
İşte bu yüzden, yönümüzü güneye, çölün bağrında parıldayan Harameyn’e çevirdiğimizde mesele petrol yahut hanedanların bekası değildir; mesele doğrudan Mekke’nin, Kâbe’nin ve ecdat emanetinin nöbetidir. Yavuz Sultan Selim Han’ın Ridaniye çöllerini aşarken taşıdığı şuur, bugün teknoloji çağının katmanlı savunma mimarisiyle yeniden ete kemiğe bürünmek zorundadır. Yemen’in sarp dağlarında başkalarının kirli hesapları için tükenmek yerine; Harameyn’in semalarını Türk mühendisliğinin radarları ve füzeleriyle zırhlandırmak, sınırları aşıp vizeleri anlamsız kılacak bir fıkhi ve siyasi adaleti inşa etmek, korkakların değil ancak tarihin çağrısını duyanların harcıdır.
Doğu ve Batı arasında kanat çırpmak; rüzgârın önünde savrulmak değil, fırtınanın tam göbeğinde kendi istikametini tayin etmektir. Bir kanadımızda Selçuklu’nun sabrı ve Osmanlı’nın nizam-ı âlem ülküsü, diğer kanadımızda modern dünyanın en keskin aklı ve çelik iradesi olmalıdır. Yeryüzünün nizamı dağılırken, kılıcı adaletle çekmeyenlerin merhamet dilenmeye dahi hakkı kalmayacaktır. Türkiye, kendi kaderini başkalarının çizdiği dar sınırlardan ve sahte dostluklardan sıyırıp; Harameyn’den Türkistan’a kadar uzanan bu mazlum coğrafyanın yegâne hâmisi, kutup yıldızı ve sarsılmaz omurgası olmak mecburiyetindedir. Çünkü bu topraklarda durmak, düşmektir; uçmak ise ancak Hakk’ın rızasına ve tarihin emrine kanat germekle mümkündür.