Atatürkçülük, millete asırlardır eşlik eden teşkilatçılık istidadının geldiği yerdir. Ancak bu tarihi mirasa ve devletçilik geleneğine baktığımızda, onun özünde bir korunma psikolojisinden, yani ruhunu kaybetmiş bir toprak muhafazasından ibaret olduğunu görürüz. Mesele, her insandan olduğu gibi bu kavramdan da büyüktür. Tarih boyunca tekamülünü seyreden devlet, dün Gök Tanrıcıdır, yarın Budist, diğer gün putperest ve nihayetinde Müslüman’dır.

Buradan hareketle, devletçilik Türk'ün mizacıdır, ruhu değil. Atatürk bu noktada, kurucu iradeyi İslam'ın değil, "devlet olabilme özelliğinin" kalan son sembolü olarak görülmelidir. Bu durum körü körüne bir bağlılık değil; Atatürk’ün de Atatürkçülüğün de devletçilik esası önünde yorumlanabilmesi, eleştirilebilmesi ve tartışmaya açılması demektir. Fikir haysiyeti taşıyan herkes bilmelidir ki, her şeycilik gibi Atatürkçülük de bir istismar kapısı olabilir; hatta kendi zıttından da olsa laiklik ilkesine aykırılık gösterebilir. Belki de hakiki bir fikir haysiyeti, bu yanlışı yüksek sesle söyleyebilmeyi ve Atatürkçülüğün kendi kendini bu dogmatizmden feshetmesini gerektirir. Bu işler hamasetle değil, ciddiyetle yürütülür.

Dini inkâr edenlerin ya da sekülerizmin ortaya koyduğu bütün izmler —Kemalizm, komünizm, kapitalizm, sosyalizm veya Budizm— insan hayatına bir nizam, düşünce ve ahlaki temel sunduğu ölçüde, işlevsel olarak birer din ve hayat biçimidir. Bunları din kategorisinin dışında tutmak büyük bir yanılgıdır. İnsan fıtratı boşlukta yaşayamaz; ilahi dinin merkeze konulmadığı yerde, beşeri fikirler ve ideolojiler birer dogma haline gelerek kendi seküler ortodoksilerini ve dokunulmazlık zırhlarını üretirler. Laiklik iddiasıyla ortaya çıkıp devlet gücünü arkasına alarak kendi dogmalarını dayatan rejimler ise tarafsızlığı yitirir.

Devletin bir ideolojisi elbette olmalıdır; çünkü devlet insandır, insan ise gayesiyle vardır. Lakin bu ideoloji millete yabancı seküler kılıflar ve maddi olarak değil, kendi özü ve ruhuyla bağdaşan bütün ve adil bir fikri sürdürülebilirlik taşımalıdır.

Türk tarihinde ve belki dünyada eşine az rastlanır görülen cumhuriyet idare şekli, özünde İslam’da mevcuttur. Dört halife döneminin her seçimi ayrı bir metodu barındırır; lakin bunun için meclis, alanında uzman, içtihat ve rey sahibi liyakatli insanlardan kurulmalıdır. Türk’ün tekamülü, tarihi akışı içerisinde ve medeniyet olma yolunda derinleşerek İslam’la tamama ermiştir. Bu noktada İslam, bir idare şekli değil, idare ruhudur. Bunu anlamak gerekiyor. Metodlar zamanın akışına göre değişebilir, fakat ruh birdir. Mizaç olan devletçilik, İslam'ın getirdiği hakikat, adalet ve ahlak şuuruyla nefes aldığında hakiki manasını bulur.

Eğer "Devlet-i Ebed-Müddet" ülküsünü yaşayan şahsiyetten koparıp tamamen mücerret, mekanik veya ruhbanlaşmış bir hayalete hapsedersek, insanı sürüleştiren bir cenderenin kapısını aralamış oluruz. İnsan, ruhu ve fikri inkar edildiğinde ekip olamaz, sürü olur. Devlet; ne insanı yutan soyut bir Leviathan ne de insanı dişliye çeviren mekanik bir bürokrasidir. Ona tapılamaz. Devlet; milleti oluşturan şahsiyetlerin ahlakında, adalet bilincinde ve ortak iradesinde tecelli eden canlı bir nizamdır. Buna bağlı kalarak siyaset de aynı inanç ve Mutlak Fikir'de bir olmuş, fikir haysiyetine sahip insanların oluşturduğu çok sesli bir fikir orkestrasıdır.

Türk, doğudan batıya kanatlarını açmıştır. Hiçbir zaman batılı doğmamış ve batılı olmamıştır. Bütün meselesi kendi kültürünü inkar etmek olan bir zihniyet, medeniyet kuramaz. Devlet ancak "Adalet" anlayışıyla herkesin hatırından üstün olabilir ve bu da her türlü siyasetin önünde sarsılmaz bir fikir haysiyeti gerektirir. Bu devletin ruhu nedir?

Türk Müslüman olabilir, olmuştur da...

Devlet Müslüman olabilir, olmuştur ve olmalıdır da...