Anlatmak istediğim, üstünde duracağım şey, Osmanlı'nın belli tarihlerde stratejik olarak bir açmaza düştüğü ve kararsız kaldığı.
Nasıl? Osmanlı Devleti, beylik olarak kurulduğundan beri belli bir stratejik hedefe sahipti. Bu da İstanbul'un fethiydi. Bu amaca ulaşmak için de Osmanlı, bakıyorsunuz, hem Anadolu içlerine doğru hem Avrupa'ya doğru, Balkanlarda sürekli genişliyor. Ne oluyor? İstanbul tecrit ediliyor. Yavaş yavaş bir dairenin genişlediğini düşünün, bunun içinde nokta olarak kalıyor. Bu aynı zamanda güç toplamak için de lazım. Osmanlı dışarıdan güç de elde etmiş oluyor. Peki, Osmanlı buna niye ihtiyaç duyuyor? Bir, Bizans'ı orada zayıf düşürmek. İki, dışarıdan onu kurtarmaya kimse gelmesin diye. Çünkü sen yeterince güçlü olursan ve onların ulaşmak istediği hedefi de onlardan iyice uzak hâle getirirsen, içerilerde sıkıştırırsan düşman gelemez. İkisi bir aradaydı ve Osmanlı bunu başardı. Nihayet 1453'te Fatih İstanbul'u aldı ve stratejik açmaz dediğim şey burada başlıyor. Ben bunu bir yazımda ifade etmiştim.
Osmanlı Devleti, İstanbul'u aldıktan sonra ne yöne gidecek, yeni bir hedef olarak nereye yönelecek, nereyi alacak? Yoksa olduğu yerde mi kalacak, nedir? Buna dair bir şey ortaya koyamamış, sonraki nesillere miras olacak bir devlet stratejisi çizememiş.
Peki nereden belli bu? Koskoca Fatih bunu düşünememiş mi falan filan demesin kimse. Biz bir tahlil yapmaya çalışıyoruz. Öncelikle bir strateji çizmeye dair şöyle güzel bir örnek vereyim. Tamam, İstanbul örneğini verdim ama mesela Çar Petro. Çar Petro ne yapmış? Bakıyorsunuz, Çar Petro geldiğinde Rusya içeride bir devlet. İsveç var, Polonya var, Tatarlar var, güneyde Türkler falan, neyse. Aslında her taraftan sarılmış bir ülke. Denize kıyısı yok. Bir nevi gariban bir ülke gibi. Tamam, güçlü, belli bir gücü, potansiyeli var ama bunun artık dışarı taşması lazım. Ne yapıyor Çar Petro? İsveçlileri yeniyor, Baltık kıyılarına çıkıyor ve kendi adına bir şehir kuruyor, Sen Petersburg, kendi şehri. Ondan sonra Polonyalıları yeniyor ve daha önemlisi bir daha Batıyla, Avrupalılarla, Hristiyan devletlerle savaşmama kararı alıyor. "Tamam, artık bunlarla sınırlarımız belli, statüko kurulmuştur, Batıyla işimiz yok." Diyor ki kendisinden sonrakilere: "Bundan sonra Batıyla hiç savaşmayın. Orada işi bitirdim. Sadece Türklerle savaşın."
Rusya'yı büyüten budur. Bunu Üstad Necip Fazıl, Moskov isimli eserinde anlatmış. Okuyunca bir defa Üstadın tarihçiliğine, siyasi dehasına, hadiseyi nasıl gördüğüne hayran oldum. Bir de Çar Petro'nun kendi dehası. Bir milleti, orada bir sürü gibi yaşayan milleti ortaya çıkarmıştı. Hatta onun da çok hikâyesi var. Sadece stratejik bir açılma açısından söylüyorum bunu. Bir esas koyuyor: "Bu devlet Batıyla savaşmayacak." Önceden bakıyorsunuz, Almanlar, İsveçliler, Polonyalılar, hepsiyle savaşı var. Çünkü Ruslar Ortodoks, diğerleri Katolik. Hep bir düşmanlık var. Onları yenip işi bitiriyor ve onların ülkesini istila etmeye kalkmıyor, istese istila edebilirdi. Buna kalkışmıyor. "Tamam, artık siz buraya gelmeyin, ben de oraya gitmeyeyim" diyor.
Her zaman Müslümanlara karşı savaşma kararıyla Türklerin elinden topraklarını aldı. Osmanlı'yı da aslında çökerten, en azından zayıflatan Ruslar oldu sonraki dönemlerde. Asya kıtasında Türkistan, önce Kırım vesaire, hepsi böyle böyle gitti elimizden Çar Petro'nun siyasetiyle, esas olarak kurduğu, benimsediği ve benimsettiği stratejiyle.
Osmanlı, İstanbul'u aldıktan sonra "Bundan sonra nereye gideceğiz, ne yapacağız veya böyle kalacak mıyız?" diye bir karar verememiş.
Ama şu da var: Batıda, o zaman Avrupa'da Müslümanlara karşı kaybedilmiş ülkeleri geri alma diye bir amaç var. Bu tarihlerde Reconquista diye geçer. Yeniden ele geçirme, yeniden fetih diyeceğiz de fetih onlarda yok, bizde var. Yeniden fetih dersek doğru olmaz. Yeniden geri alma diyelim. İspanya'da yavaş yavaş güneye doğru iniyorlar. İspanya'daki o küçük yarımadayı Hristiyanlar yavaş yavaş ele geçiriyor. Onun gibi Avrupa'da da doğuda, Balkanlarda Osmanlı'nın aldığı ülkeleri geri alma niyeti var. Hatta o zaman Papalık bir tarikat kurmuş: Ejder Tarikatı, Draco ismi. Latince ejder demekmiş. Bizim meşhur Eflak voyvodası var ya, Kazıklı Voyvoda dediğimiz III. Vlad. III. Vlad'dı tabii. Draculea ismi. Çünkü onun babası Draco'ya bağlıymış, o yüzden Romencede Dracul, Draco'ya bağlı demek. Bu da onun oğlu olduğu için Draculea, Draco'nun oğlu demek. Dracul şeytan falan filan değil. Tamam mı?
Her neyse, bu zihniyetten dolayı 1450'ler, 60'lar, 70'ler... Zaten biliyorsunuz, 20-30 yıl sonra İspanya diye bir şey kalmadı. Bunlar da bu taraftan Balkanlarda uğraşıyorlar. O zaman Osmanlı'nın başına Arnavutlar, Gjergj Kastrioti denen adam, meşhur Arnavut hain, İskender Bey diye geçiyor, ihanet ederek bir şeyleri başardı ve II. Murad'dan beri aşağı yukarı 20 yıl Osmanlı'yı uğraştırdı. Fatih defalarca oraya sefer düzenliyor ve nihayet bu adam 1460'ların ortalarında olsa gerek öldüğünde Arnavutlar teslim oluyor, bu bir. Ondan sonra meşhur Boğdan voyvodası Stefan cel Mare, şimdiki Moldova tarafları, beraberinde bu Kazıklı Voyvoda dediğimiz adam... Bunlar Osmanlı'yla hep savaşıyor ve Osmanlı'nın 1470'lerde Romanya'da kaybettiği savaşlar var. Vaslui Savaşı, bir de Valea Alba savaşları. Tarihleri 1470'ler, en sonuncusu da 1476'ydı galiba. Osmanlı burada savaşları kaybediyor. Çok büyük kayıplar veriliyor. Fatih kendisi orduyla geliyor. O zaman Stefan cel Mare, Osmanlı'nın şartlarını kabul ediyor. "Tamam, ben sana vergi veriyorum, emrindeyim" diyor. İş bitiyor. Osmanlı da bu adamın daha fazla üstüne gitmiyor. Rumenlerin kahramanıdır Stefan cel Mare. Daha doğrusu Moldova'da çok kahraman olarak bilinir.
Şimdi Fatih bunları Batıda fetihleri büyütmek için mi yaptı, yoksa durumu konsolide etmek için mi? Zaten normalde buralar Osmanlı'nın himayesinde veya idaresindeki topraklarken elden çıkmıştı, Fatih bunları geri aldı.
Ama bakıyorsunuz, Fatih'in 1456'da başarısız olan Belgrad Kuşatması var. Ondan sonra da Otranto'nun fethedilmesi, Roma'ya gitme çabaları... Bunlar şunu gösteriyor: Fatih Roma'yı da almak istemiş.
Şimdi yüce Sultan Fatih'e bizim bir lafımız yok. Dedemiz. Ama şu var ki adamakıllı, realist diyelim, sevmediğim bir laf ama baktığımızda Osmanlı'nın Roma'yı alması mümkün değildi. Çünkü karşınızda Macaristan var, Almanya var —devasa bir imparatorluk bu—, Katolik Avrupa var. Bunların hepsi Katolik artık. Zaten Kazıklı Voyvoda Katolikti, Arnavutlar da Katolik. Bunların siyasi önderliği var, Alman Krallığı; dinî önderliği var, Papalık. Güçlü bir bünye var, kalabalık nüfus var. Osmanlı'nın bunların hepsini arka arkaya veya toplu hâlde yenip ezip geçecek gücü yok. Çünkü buna yetecek nüfus yok.
Çok büyük kayba sebep olacak bir şey ve başarısızlık riski çok. Üstelik Osmanlı henüz doğudan, güneyden vesaire, Memlüklerdi, ondan sonra Uzun Hasan tehdidi... Mesela Romanya'yla savaşlar sırasında Uzun Hasan da var. O sıralar Osmanlı büyük bunalım atlatıyor. Uzun Hasan'ı 1473'te Otlukbeli'nde yeniyor, 1476'da Rahova Savaşı, o Valea Alba Savaşı olsa gerek, savaşı kaybediyoruz. Tarihlerde hata ediyor olabilirim de 1470'li yıllar.
Ve Kazıklı Voyvoda'yı yok etmek için Fatih kendisi gittiğinde, savaşın ismini tam hatırlayamıyorum, Romanya'da bir bölgede Kazıklı Voyvoda, "Hristiyanlık için ölmeye gidiyorum" diyerek Osmanlı ordusuna bir gece baskını verip saldırmış ve epey bir askerimiz şehit olmuş. Hatta Fatih'in bizzat çarpışıp elinde kılıçla bayağı bir askeri öldürdüğü söyleniyor. Ertesi gün Fatih ordusunu toplayıp geri çekiliyor. Bu Kazıklı Voyvoda belası Macarların öldürmesiyle ortadan kalkıyor. Bunu zaten kendileri de hikâyesinde öyle anlatıyor. Macarlar, "Bu adam başımızı Fatih'le belaya sokacak, iyice Osmanlı'nın buraya gelmesine sebep olacak" diye galiba o korkudan tuzağa düşürüp kendileri öldürmüşler. O bela öyle defoluyor.
Ama ortaya çıkan ne? Batıya gidemiyoruz. Olay bu. Çok emek var ama bir adım ileri gitmek mümkün olmamış.
Sonrasında Yavuz, stratejik açmazı görerek İstanbul'un fethinden sonra ilk defa Osmanlı'ya bir yön tayin etmiş. O da İslam ümmetinin ittihadı. Bütün Müslüman milletleri tek bir bayrak altında toplamak. Bu, sonraki fetihler için de lüzumlu bir şey, hatta zaruret. Çünkü nüfusun çok az, düşman çok kalabalık. Böyle yaparak hem nüfusu çoğaltıyorsun hem de Müslümanlar dağınıklıktan kurtuluyor. Zaten bu da gerekti. Müslümanların bir bayrak altında toplanması gerekiyor. Hepsi bir arada istihsal edilecek bir şey. Zaten Yavuz'la ilgili tarihçilerin anlattıklarına göre Yavuz, Asya kıtasının, Çin'in, oranın buranın, bayağı doğu ülkelerinin haritalarını çıkarttırmış. Adeta bütün bir doğunun fatihi olmak gibi bir niyet var. Bu da gayet mantıklı. "Avrupa'ya mı gitseydi?" falan gibi bir şeye gerek yok. Evet, bir yön tayin etmiş, tek bir yön. Burayı toptan bitirmek. Ne kadar mantıklı bir şey! Hatta bizim model diye örnek olarak ileri sürdüğümüz Osmanlı'nın yayılmasını, ondan sonra diğer örnek olarak verdiğimiz Çar Petro'nun yayılmasını bir kenara koyun. Ne kadar mantıklı, değil mi? Bir oraya, bir buraya... Çünkü Fatih Batıyla uğraşırken birden Uzun Hasan belası çıkıyor. Hâlbuki oradaki asayişsiz durumdan istifade ederek Osmanlı İran'ı bile alabilirdi. Belki çok uçuk bir laf oldu ama Uzun Hasan birdenbire çıkıp oraları aldı. Çünkü Timur'un devletinin dağılmasından sonra oradaki otorite boşluğundan dolayı Horasan, Afganistan, İran, Irak, Azerbaycan, Doğu Anadolu boşluk içerisinde. O boşluğu dolduran Uzun Hasan, rahatlıkla gelip oraya oturduğunda idare etmeyi başarmış. Osmanlı için aslında açık bir sahaydı oralar. Osmanlı oralara gitmedi. Fatih oralara hiç dönmedi.
Fatih'in amacı, kimi tarihçilerin dediği gibi cihangir olmak, Roma'yı da almak istemek... Kuru cihangirlik gibi bir dava Fatih'e yakışmaz, onun hakkında bunu iddia etmek. O, Hristiyanların diğer başkentini de alıp hem Papalığın merkezini hem Roma'nın başşehrini ele geçirerek topyekûn bütün Avrupa'nın hâkimi olmak istemiş. Zaten gayretiyle meşhur bir zat Fatih. Gerçekten çok gayretli. Hiç oturmuyor diye bütün devlet adamları ve askerler ondan bezmiş. O kadar gayretli ki sultan, rahatına bakabilirdi belki. Askerler bezmiş, askerlerden daha çok koşturan bir adam. Böylelikle Batıyı hedef almış ama olmamış ve onun ölümüyle beraber Osmanlı bu siyaseti terk etti.
Ama Yavuz gelince yeni bir yön çizdi ve doğuya gitmek istedi. Nitekim Doğu Anadolu'yu önemli ölçüde zapt etti, Suriye ve Mısır'ı aldı. Sonrasında bu, oturtulmuş bir sistem olarak sonraki nesillere miras bırakılmadığı için kendisinden sonra gelen Kanuni ve daha sonra gelenler, hiçbir zaman belli bir yöne topyekûn bir harekât düzenleme, stratejik olarak orayı hedef belirleme ve oraya doğru yayılma siyaseti izlemediler. Ne oldu? Artık Doğuyla Batı arasında gitgel devam etti.
Hadi Fatih zamanında devlet güçlüydü, düşmanlar nispeten biraz daha zayıftı diyelim. Ama Kanuni ve sonrasında artık düşmanlar güçlenmeye başladı, Osmanlı'nın ateşli silah üstünlüğü kaybedildi. Düşman da artık ateşli silahlara sahip oldu. Safeviler mesela 1600'lerde, ondan sonra Avrupalılar da ateşli silahlarda ciddi şekilde ilerledi. Hem siyasi önderlikleri hem daha merkezî devletlerin doğması vesaire derken Osmanlı'nın artık baş etmesinin daha zor olduğu devletlerle karşı karşıya geldiği bir durum söz konusu oldu. Her iki cephede savaşan bir devlet hâline geldi. Bu da Osmanlı'nın askerî açıdan çok sıkıntıya düşmesine sebep oldu. Sonunu getirdi demek doğru olmaz. Osmanlı'nın sonunu getiren diğer faktörleri de göz önünde bulundurmadan böyle genelleme yapılmaz.
Ama bu neyi gösteriyor? Osmanlı, Fatih'ten sonra belli bir yöne doğru topyekûn, orayı hedef alıp oraya doğru yürüme siyasetinde, eğer Batıyı tespit ettiyse, hedef aldıysa hatalı bir hedef oldu veya Fatih'ten başka hiç kimse buna inanmadığı için Osmanlı bunda yetersiz kaldı. Sonraki nesillerden Yavuz da İslam âlemini bir bayrak altında toplama ve doğunun fethi gibi bir şey düşündü. Ama bu da kendisinden sonraki nesillere sistemli olarak, bir devlet siyaseti şeklinde miras kalmadı veya kalması gerekirken sonraki nesiller onun ne yapmaya çalıştığını anlayamadığından Osmanlı, Doğuyla Batı arasında gitgel durumuna düştü.
Çoğu tarihçi, Kanuni döneminde Osmanlı'nın Doğu-Batı arasındaki sonuçsuz seferleri yüzünden çok enerji harcadığını ve çok zaman kaybettiğini söyler. Bu doğru. Ama daha esas olarak ben diyorum ki Osmanlı, İstanbul'un fethinden önce nasıl bir gün İstanbul'u alacağız diye bir stratejik hedefe sahipse, fetihten sonra böyle bir stratejik hedef tayin edemediği için yaptığı işler biraz akamete uğramak zorunda kaldı. Bir tek Yavuz bir şey keşfetti, bir strateji çizdi ama o da devam ettirilemedi.