Giriş
Herkes bazı mevzularda bir fikir sahibidir. Ancak fikirlerin bütün meseleleri kuşatıcı ve mevzular arasında dengeyi ifade edici, her mevzunun hakkını vererek ve birbirinin aleyhine inkişaf ettirmeyerek kurulması gerekir ki bu, fikirlerin rafine olması, süzülmesi ve hikmet hâline gelmesiyle olur. Esasen ideoloji/dünya görüşü de tam bu fonksiyonu yerine getirerek, fikirlerin olgunlaşması ve zenginleşmesiyle ve mütefekkir bir zatla ortaya çıkar. Unsurların uyumu için deha çapında ve tek kişi olması gerekir. Tek kişi olma şartı, farklı kişilerin bir bütünlüklü sistem kuramayacağı, onların toplamının ancak eklektik/seçmesi olacağındandır. Tek kişilik deha şartı yanına uzunca bir süreç ve toplumun ıstırabını yakından duyma şartı da eklenmelidir. Bu hususlardan anlaşılacağı üzere bu vazife, toplumdan uzak bir entelektüel çaba veya kendi kendinden ibaret bir ilmî ve akademik çalışma ile olacak iş değildir.
Çağımızda meselelerin iç içe geçmiş olması, kültür, hukuk, siyaset, iktisat vs. mevzuların birbirleriyle doğrudan alâkalı hale gelmesi, bir toplumda nizam kurmak için ortak bir “şuur süzgeci”ni gerektirmektedir ki bu, bir dünya görüşü/ideolojiyi gerekli kılmaktadır. Bir diğer ifade ile sistemli bir yapı kurabilmek için bir ideoloji/zihniyet dünyasının olması gerekmektedir.
Bu doğrultuda, insan ve toplum meselelerinin her zamankinden daha karmaşıklığı, ilimlerde branşlaşmanın parçalanmaya yol açması ve bütüncül fikrin zaruretinin her alanda kendini hissettirmesi gibi sebeplerden dolayı asrın ihtiyacının bir sistem olduğunu söylemek icap etmektedir. Bu ihtiyaca binaen zuhur eden ve aynı zamanda İslâm’a muhatap anlayış davasını biri “nasıl”, öbürü “niçin” buudu olan Büyük Doğu-İbda İdeolojisi de böyle bir sistem ihtiyacının “iman ahlâkı” olarak yerine getirilmesidir.
İnsan ve toplum meselelerini halletme iddiasında olan bir ideolojinin bütün insanlara hitap etmesi ve her bir ferdin varoluşunu nazara alması gerekir. Zira gerçek bir ideolojinin amacı bunu gerektirir. Ferdin manevi hayatından iktisadî hayatına, fertler arası ilişkiden fert ve devlet münasebetine, hürriyet meselesinden sınırlamalara kadar tutarlılıkla ele alınması icap eder.
Bu çalışmada, bazen olumsuz manada kullanılan ve gereksizliğine hükmedilen ideoloji kavramının, mana, muhteva, kapsam ve zarureti üzerinde ayrıntılı durulmuştur. Ayrıca asrımızda sistem ihtiyacı, tatbik-vasıta fikir, İslâm’a muhatap anlayış ve Osmanlı’daki ideolojik yapı mevzuları incelenip sonunda da bir değerlendirme yapılmıştır.
İdeoloji/Dünya Görüşü
Evvela “ideoloji/dünya görüşü nedir ve çağımızda ideoloji neden gereklidir?” sorularını kısaca cevaplayalım. İdeoloji kavramı, “tasavvurlar, fikirler sistemi” (1) demektir. İdeoloji, aynı mânaya gelen şu iki şekilde de tanımlanmıştır: Fert ve toplum arası inanılan ve bağlanılan fikirler manzumesi… Ferdin ve cemiyetin inşasındaki bütün esasları veren fikirler sistemi, dünya görüşü.
Necip Fazıl Kısakürek, kelimeyi Türkçe telaffuza uyarlamak için ideolocya demeyi tercih etmiştir. Psikoloji kelimesine psikolocya demesi gibi. (2)
Çağımızda ideolojinin gerekliliği hususunda ise şunları söyleyebiliriz. Topluma ait yerleşmiş hükümlerin dağılması, iktidarın bozulması ve zayıflamasına yol açtığı gibi zamanla ideolojilere de ihtiyaç ortaya çıkarmıştır. Bu açıdan ideoloji bir olgu, bir bünye, bir yapı olarak görülmüştür. Şu bir bedahettir ki içtimaî ve siyasî bir sistem ifadesi olmadan toplum nizamı kurulamaz, insanlar arasındaki ilişkiler tanzim edilemez. Bundan dolayı ideoloji, kültürel bir mahsul ve şekillenme olarak da kabul edilir. (3) İdeolojilerin sosyal hayattaki faal ve kurucu rolü ihmal edilemez.
İdeoloji/dünya görüşü mevzu, karşıt fikir akımlarına karşı da bir zırhtır. İslâmî bir dünya görüşü zaviyesinden meseleyi misallendirirsek, eğer sahih ve sistematik bir anlayış (ideoloji) olmazsa, “İslâm sosyalizmi”, “İslâm liberalizmi”, “tekfirci Selefîlik” gibi sapmalar baş gösterir. Demek ki ideoloji hem toplum nizamının teşekkülü hem fertlerde iman ve itikada taalluk eden düşünce yapısının korunması açısından mühimdir. Yabancı ideolojilerin tesirinde kalınırsa iman ve itikada kadar varan sorunlar ortaya çıkar. Reformist/modernist fikir akımlarının İslâm’ı çağın hâkim ideolojisi sekülerizme uydurma çabaları, Kur’an’ın ahkam âyetlerini inkâr veya manalarını bozma, hadisleri tartışma mevzu yapma gibi yıkıcı faaliyetler buna misal verilebilir. Bu noktada, kulun eşya ve hadiselere fikri tatbik faaliyeti olan ideolojinin İslâm değil, ancak İslâm’dan olacağını, zira İslâm’ın ideoloji değil, ideolojilere kılavuzluk eden “mutlak değerler sistemi” olduğunu ifade edelim.
Öte yandan düşman üzerimize sistemli ve sistem fikriyle gelirken bizim ideolojiden âzade olmamız ve sadece gelenek tekrarıyla yetinmemiz düşünülemez. Geleneği korumak lâzım, ancak bu dinamik bir planda ve yürütücü bir diyalektikle yapılmadır ki maksat hasıl olsun.
Bunun yanı sıra ideoloji, bütün kültür sahalarını olduğu gibi aksiyon alanımızı da belirlemek için gerekmektedir. Aksi halde dost ve düşman kutuplarını bilemeyiz, hedeflerimizi belirleyemeyiz ve bir usul-metot sahibi olamayız. Bir başka deyişle en küçük adımda bile ona dair bir düşünce şarttır. Öyle ki bütün davranışlarımızın arkasında bir düşünce vardır, bu bazen bir düşünce dünyasıdır. Demek ki “anlayış temin eden teoriden daha pratik yol yoktur” ilkesi idrak edilmelidir.
Bu doğrultuda, "doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz" ilkesi de bizi tutarlı bir düşünce yapısı ve sistem ihtiyacının karşısına getirir. Bu ilke bizi, eşya ve hadiseleri kuşatan ve diyalektiklerin çelmesine takılmayan bir “üst dil-üst diyalektik”e ve oradan da “Mutlak Fikrin Gerekliliği”ne götürür. Buradan çıkarmamız gereken vazife ise Mutlak Fikir Ölçüleri (Kur'an ve Sünnet) şablon olamayacağına göre çağımızda Mutlak Hakikat'ten hareketle ortaya konmuş “Tatbik Fikri-Vasıta Sistemi” gerekir ki bu husus İslâm’a Muhatap Anlayış kavramıyla ifade edilir. Nitekim bu kavramları ileride tafsil edeceğiz.
İdeolojisiz adım atılamaz. Bundan dolayı “İdeolojiye ne gerek var, ben İslâmî kaynaklara bakarım!” demek tutarlı bir yaklaşım değildir. Zira “bakarım!” dendiği an kendi şuur seviyesi devreye girmekte ve ölçüleri o anki şuur süzgeciyle okuma söz konusu olmaktadır. Eğer İslâmî bir dünya görüşünün bakışı olmazsa, genelde mevcut düzenin şuur süzgeci ile ve biraz da aile çevresinden aldığı kırık dökük bir İslâmî anlayışla mutlak ölçülere ve çağındaki hadiselere bakılmakta, bu da tutarlılık ve bütünlükten yoksun olmakta, bunun yanında bireyselliğe ve birbirinden kopuk gruplaşmalara ve bu da İslâm cemiyetinin ortak reflekslerinin oluşmamasına yol açmaktadır. Mesela biraz Seyyid Kutup, biraz Mevdûdî, biraz İmam Gazzâlî, biraz Necip Fazıl okumaları ve bunun hibrit (karışık) sentezi ortaya çıkmaktadır.
İdeoloji/sistem eksikliğini, eğitim, hukuk ve siyaset alanından kısaca misallendirelim. Eğitim alanından misal verirsek, resmî din eğitiminde biraz modernist biraz mezhepsiz yaklaşım oluşmakta, medrese eğitimi alanlarda ise ibarelere odaklanıp toplumdan kopulmaktadır. Hukuk alanında ise tercüme eserlerden hukuk ithali saçmalığı sistemsizliği göstermekte olup bundan kurtulmak için devamlı hukuk reformları yapılmakta, ancak aynı zamanda ahlâk davası demek olan ideoloji olmadığı için ceza hukuk sistemi dahil hiçbir hukuk alanında bir bütünlük yakalanamamaktadır. Siyaset ve idare alanında ise eğer ideolojinin verdiği sistematik bakış olmazsa yönetimde keyfiliğe yol açılmakta, şundan bundan etkilenen hibrit (karma) bir anlayış doğmakta ve kişilerde ise duygularının da tesiriyle dış yönlendirmelere açık bir hal olmakta ve bu da birçok içtimaî savrulmalara sebep olmaktadır.
Diğer yandan bazı ideolojilerin başarısızlığı ve hayatın dışında kalması ideolojinin gereksizliğini değil “doğru ideoloji”yi aramamızı icap ettirir. Ayrıca ideoloji kavramına “beşerî ideolojiler” deyip olumsuz bir anlam yüklenmesine karşın, Büyük Doğu İdeolojisinin “beşerî” ancak vahye dayanan yani “metbu değil tâbi” bir fikirler sistemi olduğu belirtilmelidir. Yani Büyük Doğu İdeolojisi kendi tanımıyla “İslâmiyetin emir subaylığı”(4) olup bu ideoloji kulun halifelik misyonuyla örtüşmektedir.
İdeolojisiz cemiyet nizamı kurulamaz, birlik oluşamaz. Bunu biraz detaylandıralım. Herkesin duygu-düşünce ve iradî davranışları farklı olup kendi aklını beğeneceğine göre “topluluk hakikati” nasıl tecelli edecektir? Bu soruyu soran ve dert edinen her müminin ulaşacağı nokta ideolojinin zaruretidir. Bu noktada Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu “Büyük Doğu-İbda İslâm’a Muhatap Anlayışı”nın önemi ortaya çıkmaktadır. Bu iki mütefekkirin kurduğu fikir sarayı ve şuur seviyesi karşısına tabiri caizse kendi gecekondu aklımızı ve şuur seviyemizi ileri süremeyeceğimize göre Şeriat’e tam bağlı bu düşünce sistematiğini kuşanmaktan başka çaremiz kalmaz. Eğer başıboş duygularımızın ve kendini beğenmiş aklımızın esiri değilsek varacağımız nokta budur. Bu nokta bizi birçok çelişkiden ve gayesiz ve hedefsizlikten kurtarır. Ancak bu seviye, bir cemiyet-cemaat olma ve bunun gerçekleşmesi için aksiyon hedefi olanlara dairdir. Yoksa nefsini kurtarmakla yetinen ve bazı ibadetlerle tatmin olanlara değil.
Şu da bilinmelidir ki İslâm’a zıt bir düzende cemiyet hedefi olmadan sadece nefsini kurtarma ve rahata erme derdine düşenler yanılmaktadır. Zira fikrî, siyasî, ahlâkî vs. her türlü tehlikeye evlerimiz dahil açıktır ve mücadele hem ferdî (iç oluş) hem içtimaî (dış oluş) planda verilmelidir. Doğru ve istikamet sağlayan yol budur ve BD-İBDA bu yol ve yöntemin (dikey ve yatay oluş aynı anda) sistemleşmiş, cemiyet projesi olmuş ve teşkilatlanmış halidir.
İmam Gazzâlî’yi “Hüccetü’l-İslâm” yapan ve müceddid kılan, Nizamiye Medreselerinin baş müderrisi olması değildir. Bilindiği üzere o, bu ilim kürsüsünü terk etmiş yani bir nefs ve kâinat muhasebesine girmiş ve sahih geleneğe bağlı olarak yeni bir ideoloji/bakış açısına sahip olmuş ve müceddid-mütefekkir olarak meşhur eseri İhyâu Ulûmi’d-din’i kaleme almıştır. Ayrıca fikrî oluşum ve dönüşümünü de el-Munkız eserinde anlatmıştır. O, sadece medresede ilimde derinleşmekle yetinmemiş, çağın meseleleriyle yakın alakalı olmuş, devrinin tehditleri olan Bâtınîliğe ve Meşşâî de denen İslâm felsefecilerine karşı mücadele etmiştir. O, fikriyatıyla İslâm’a muhatap anlayışı yenilemiş ve bunu da ilim adamı hüviyetinin üstünde olan müceddid-mütefekkir vasfıyla yapmıştır. Zira fıkıh, kelam, tefsir, hadis vs. ilim dallarında uzmanlaşmak, müceddidlik için yeterli değildir. Bundan dolayı âlimler ikiye ayrılmıştır: “Âlimu’n-nas-nasları bilen” ve “âlimu’l-vâki-toplumu bilen” şeklinde. İlki ibare ve metinlerde yoğunlaşırken, ikincisi cemiyete dair bir ideoloji ve bunun aksiyonuna sahiptir. İkinciye misal olarak, İmâm-ı Âzam, İmam Gazzâlî, Mustafa Sabri Efendi zikredilebilir. Âlimü’l-vâki olmak için ilim ve aksiyon yanında irfan-hikmet kademesi gerekir. Zaten irfan ve hikmet, ilim-amel-kalp birlikteliğinde gerçekleşir. "Cemiyetçi mütefekkir" tanımı da buna denk düşer.
İdeoloji o kadar toplumu kuşatan bir meseledir ki Necip Fazıl bunun sanayileşme meselesine kadar ilgisini şöyle ifadelendirmiştir: “Bir toplum kendi ideolojisini üretebildiği nispette kendi teknolojisini üretir.” (5) Zira teknoloji Batı’dan kültürüyle birlikte gelmekte ve teknolojiye esir bir nesil yetişmektedir. Zihni ve kalbi dolduran ve makine bilmecesini de çözen sağlam bir ideolojiye ihtiyaç vardır ki Salih Mirzabeyoğlu’nun dillendirdiği, “toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu’yu oturtmak mücadelesi” de bu elzem göreve denk gelmektedir.
Yedi Maddede İdeolojinin Zarureti
1) Çağımızda meselelerin iç içe geçmesi ve branşlaşmanın gittikçe dağınıklığa yol açması gibi nedenlerden dolayı “bütüncül fikir”e ihtiyaç doğmakta ve bu husus çokça dillendirilmekte olup bu da ideolojiye tekabül etmektedir. Bütünle bağlantının koparılması ilim camiasında “akademik körlük” diye ifade edilen bir hal olup birçok akademisyen tarafından itiraf edilmekte, ancak Büyük Doğu İdeolojisinin rolü ve manası karşısında körlüğe devam edilmektedir. Bunda bürokratik miskinlik veya statükoya bağlılık/rehavet yanında paradigmayı aşacak cesaret ve çap eksikliği de etkin olmaktadır.
2) Karşı fikirlerin saldırısına göğüs gerecek ve kendimizi koruyacak böyle bir sistem fikrine ihtiyaç vardır. Demek ki hem inşa hem savunma amaçlı ideoloji gerekmektedir.
3) İslâm’a muhatap anlayış demek olan ideoloji, fıkhın kelime anlamındaki fehm-anlayışla örtüştüğü gibi hicrî ilk asırlardaki fıkhın geniş anlamıyla da örtüşür. İlk asırlarda fıkıh, İslâm’ın genel esaslarını bilmek, anlayış ve ahlâk sahibi olmak manasındaydı.(6) Demek ki ideoloji, dinin esaslarını anlama olarak “usulüddin”e dair olup itikadî ölçülere (naslar) bakış açımızla da doğrudan alakalıdır. Bunların yanında şunu da belirtelim ki ideoloji olmadan ilim, sanat vs. hiçbir düşünce faaliyeti yapılamaz. Zira ideoloji mutlak manada “ölçüler” koyamaz, ancak o ölçüleri anlamak için “ölçülendirme ölçüleri” koyar ve bu usulle de esas (naslar) elde edilir. Mutlak Ölçülere doğru bir bakış ve anlayış (şuur süzgeci) demek olan ideolojinin yokluğunda ölçüler kuru tekrar edilir, ancak bağlamı ve çağımızda onları nasıl anlayıp yürüyeceğimizin usul ve sistematiği kaybedilir. Bu ise temel ölçüler olan “nasıl” davasını her devirde yürütücü “niçin” kanadının eksikliğine ve yeni meselelere cevap verememe ve bundan dolayı itikadî bozulma ve pörsümelere yol açar. Özetle, ideoloji, bize sahih bir anlayış/doğru bir bakış kazandırdığı gibi itikadî ve amelî ölçüleri (Ehl-i Sünnet ilkeleri) koruyucu bir kalkan rolündedir. Zira sadece Ehl-i Sünnet ilkelerini ezberleyip benimsemek itikadımızı sağlam tutar, ancak bize dışa bakış ölçüleri veremez, dıştan gelen saldırılara karşı ancak savunmacı bir refleks verir. Halbuki sadece savunma ile bir cephe uzun müddet ayakta tutulamaz. Neticede hem savunma hem taarruzu aynı anda ihtiva eden bir ideoloji olmazsa itikadî ölçüleri de muhafaza etmek çok zorlaşır.
4) Daha önceki çağlarda görünmeyen bir şekilde, Osmanlı’nın yıkılışı ve Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte İslâmî anlayışın uçmuş olması, bu anlayışın yeniden ihyası ve gelenekle bağın yeniden kurulması için köprü vazifesi görecek ideolojiyi icap ettirmiştir. Büyük Doğu ideolojisinin bu husustaki tarihi rolü ve benzersizliği her türlü övgünün üstünde ve kritik bir noktadadır. Yani kopmuş geleneği yeni bir dille bağlarken iman ve itikadları da korumuş, ölçüleri yeniden billurlaştırmıştır. Şu nokta gözden kaçırılmamalıdır ki ölçüler klasik metinlerde bulunmata, ancak onlara yaklaşacak anlayış uçtuysa onları tekrar canlandırmak ve günümüze sunmak için yeniden inşa ve küllî anlayış gerekmektedir.
5) Çağın getirdiği yeni problemlere karşı ilimlerin yeniden sınıflandırılması gerekmekte ve bu da ideolojinin işi olmaktadır. Zira bu vazife için bir veya birkaç ilimde uzmanlaşmaktan öte bir dünya görüşünün bakış zaviyesi icap etmektedir. Mesele usulüddinle alakalı olup klasik usulde sıralama şu şekilde yapılmaktadır: Beyan-Burhan-İrfan. Burada beyan usulü, Kur’an ve Sünnet’in lafızlarına odaklanan hadisçi ve fıkıhçıya denk gelir. Burhan usulü ise İslâm’ın ilkelerini aklî delillerle savunma ve ispat olup kelamcıya denk gelir. İrfan usulü ise keşif ve ilham ile kalbi de devreye sokarak dinî ölçüleri canlı tutmayı hedefler ve tasavvufa denk gelir. Bunlar arasındaki sıralamayı irfan-burhan-beyan şeklinde yapan ilim ve tefekkür ehli de vardır. Bu usullerin ne olduğu belli olmakla birlikte onların sıralaması ve çağının ihtiyacına göre hangisine öncelik verileceği hususu, ideolojik bir yaklaşım ve tercihtir. Demek ki İslâmî ilimler arasındaki denge önemli olup mesela Necip Fazıl, sıradan ilm-i hallerden farklı bir tarzda kaleme aldığı İman ve İslâm Atlası eserini, fıkıhla tasavvufu, zâhirle bâtını mezcetme şeklinde “fikrî-ideolojik” bir yaklaşımla kaleme almakta ve bunu da dinî ilimlerden beslenen mütefekkir vasfıyla yapmaktadır.
6) Toplumu bilme (fıkhu’l-vâki) şartı da ideolojiyi gerekli kılmaktadır. Sıradan ilim ehli isterse en yüksek seviyede olsun, toplumu bilmekte ve aksiyona geçmekte kendini pek vazifeli addetmez. Genellikle ilim tekrarından ibaret kalır. Yenileyicilik noktasında, gerektiği kadar ilmî müktesebat yeterli olup estetikle fikri birleştirerek topluma hitap eden ve dava hassasiyeti taşıyan “sanat ruhuna malik mütefekkirler”in rolü daha önemli olmaktadır.
7) Öncelikleri idrak (fıkhu’l-evleviyât) için de ideoloji gerekli olmaktadır. Mesela dışarıdan gelen saldırılara veya içten çıkan sapkınlıklara karşı İslâm'ın hangi ilkelerinin öne çıkarılacağı ve nasıl bir yol tercih edileceği meselesi, ilim ehlinin alanı değil de mütefekkirlerinin işi olup bunun da en iyi ve tutarlı yapılması için sistem bütünlüğünde olması gerekmekte ve bu da ideoloji demek olmaktadır.
Asrın İhtiyacı Bir Sistem ve Vasıta-Tatbik Fikri
Yukarıda verdiğimiz tanımlardan da anlaşılacağı üzere ideoloji/dünya görüşü, ferdin psikolojik hali dahil toplumun bütün meselelerini yekpare bir bütünlük içinde kucaklamak ve çözmek iddiasında olup birbiriyle uyumlu parçalardan meydan gelmiş bir bütün/sistem (7) ifadesidir. Eğer parça mevzular birbirinden kopuksa orada sistem yoktur ve nizam (düzen) yürümez. Mesela ahlâkla desteklenmeyen hukuk ve ondan neşet eden kanun ve cezaların yürümeyeceği gibi.
Öte yandan bir toplumun kendi kültüründen oluşturacağı sistem fikri, aynı zamanda dışarıdan gelen kültür emperyalizmine de set çekicidir. Küreselleşme çağında ülkelerin birbirlerini etkilemesi ve yönlendirmesi, sistem fikri ve onun tatbikini daha ehemmiyetli hale getirmektedir. Kısaca kendi öz değerlerinden bir sistem oluşturamayan toplumlar, başka güçlere askerî açıdan mağlup olmadan önce kültürel olarak yenilmektedir.
Tatbik fikri ise yapılacak işe dair bir proje, bir tasavvur demek olup “tüm” ifadesi olan bir “tatbik fikri” olmadan tatbike dair faaliyetler bir mana ifade etmez. Mutlak Fikir bağlıları açısından söylersek, çağın meselelerine karşı Mutlak Fikir’den hareketle oluşturulacak bir “vasıta sistem”e ihtiyaç vardır. Yani “Vasıta-Tatbik Sistem”i olmadan tatbik olmaz, proje olmadan inşaya geçilemez.
Mutlak Ölçüler varken “tatbik-vasıta sistem”in neden gerektiği hakkında şunları ifade edelim. Kur’an ve Sünnet ölçülerinin bizzat kendileri, tatbik için gereken bir plan, bir program yani bir uygulama projesi değildir. Bir başka deyişle, Allah Resulü’nün tatbikatı bizim için “mutlak ölçüler” iken onlar her zaman aynen taklit edilemez, ancak onlardan çıkarılan fıkhî hükümlerle tatbik edilebilirler. Demek ki ölçüleri tatbik için ayrı bir ameliyeye ihtiyaç vardır. Aksi halde İslâmî fikir, ilim ve sanat geleneği olmazdı. Yani Kur’an ve Sünnet şablon değildir, onu tatbik edecekler ondan hadiseye uygun hükmü bulur çıkarırlar.
İnsan ve toplum meselelerine bir bütün olarak bakıp unsurları uyumlu bir tüm ifadesiyle çözmemiz söz konusu olduğunda ölçülerden hareketle sonuçlandırılmış böyle bir entelektüel çabaya ihtiyaç olur. Bunu da ilim ehli veya tasavvuf ehli yapamaz, düşünce adamı/mütefekkir veya fikirle aksiyonu birleştirmiş olanlar yapabilir. Bu kişinin, ilim veya tasavvuf ehli olması şart değil, ancak ilmî birikime ve irfan geleneğine nisbeti sağlam olması, onların üzerinde yükselmesi gerekir ki sahih olsun. Aksi halde sapkın görüşler zümresinden olur ve ümmete bir faydası değil, zararı dokunur
Necip Fazıl’ın bütün fikriyatını hülâsa ettiği ve “baş eserim” dediği İdeolocya Örgüsü, ahlâkî, içtimaî ve iktisadî bir nizam olup İslâm’a muhatap anlayışın “nasıl”ının sistemli ifadesidir. İdeolocya Örgüsü, Necip Fazıl’ın şeriat’tan kıl taviz vermeden ortaya koyduğu “tatbik fikri- vasıta sistem”dir.
İslâm’a Muhatap Anlayış
İslâm’a muhatap anlayış davası, İslâm’a bakışımızın doğru ve esasa mutabık olması için sistemli bir anlayış/dünya görüşü zarureti demektir. Bir başka deyişle, “Ölçüler yerli yerinde, ancak ölçülere bakan göz nerede?” sorusunun cevabıdır. Zira Kur’an ve Sünnet ölçüleri yerli yerindedir, ancak biz mevcut rejimin eğitim sistemi ve çevrenin oluşturduğu, “şuur süzgeci” ile İslâmî ölçülere bakarsak, “ılımlı İslâm” veya “modernist İslâm” gibi tehlikelere düşeriz. Bu ve bunun gibi sapmalardan korunmak için “şuur süzgeci”nin oluşması gerekmektedir ki “Büyük Doğu-İbda İslâm’a muhatap anlayışı”nın yaptığı da budur.
Büyük Doğu’nun yürütücü “niçin” buudu olan İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun birçok eserinde (8) ortaya koyduğu bu kavramı işlemesi yanında İslâm’a Muhatap Anlayış diye müstakil bir eseri bulunmaktadır. Bu eserinde, her insan ve her toplumun ayrı bir zamanı temsil ettiği ve her devirde İslâm’ı eşya ve hadiselere hâkim kılmaktan bahsedildiğinde tıpkı doktorun hasta ihtiyacına göre ilaç vermesi gibi ayrı bir iş demek olduğu belirtilip bu yüzden İslâm’a muhatap anlayışın zaruretine dikkat çekilerek, “zamanın maksatlılığına nisbetle yüzyılımızı İSLÂM’A MUHATAP ANLAYIŞ’a ihtiyaç dönemi” (9) diye çerçevelenir. Aynı bölümde, “kendinden zuhur”, “topluluk hakikati” ve “doğru yol anlayışı” mevzularıyla iç içe nisbetini ise şöyle ilan eder:
“Kendinden zuhur” dili ile, “topluluk hakikati” ve “doğru yol anlayışı”nın tecellisi…Toplayıcı manasıyla, her sahada kendini İslâm’ın öz hakikatine perçinleyecek Müslümanların “İslâm’a muhatap anlayış”larının görünmesi gayesi.” (10)
Burada üç husus görülmektedir. Birincisi, küllî anlayış olan “İslâm’a muhatap anlayış” olmadan “Doğru Yol-Kurtuluş Yolu” tecelli etmez. İkincisi, yekpare bir inanış ve görüş manzumesi olmadan İslâm cemiyeti teşekkül etmez. Üçüncüsü, ideolojinin rehberliğinde gaye-vasıta ilişkileri temellendirilmeden Müslüman fert aksiyon alanını bulamaz. Hepsini kısaca “iman, cemaat ve amel” şeklinde bir terkiple de ifade edebiliriz.
İslâm’a muhatap anlayış, İslâm’ın yeniden ihyasıyla yakın alakalı bir davadır. Zira “yenilenen ne?”, “yenileyen ne” sorularının cevabı verilmeden herhangi bir müceddid-yenileyicilikten bahsedilemez. Anlayışlardaki kopukluk ve dağınıklığın tesbiti, “yenilenen ne?” sorusunun cevabı, her örgüsü tezatsız bir dünya görüşü ise “yenileyen ne?” sorusunun cevabıdır. Tabii buna göre teşkilat ve kadro şartının yerine getirilişi söz konusudur. Öte yandan “muhatap anlayış” hususunun idrak edilmemesi “İslâm ile İslâm’dan” veya “din ile tedeyyün” farkını anlayamayan mealçi/kaynakçı veya “Kur’aniyyun” denen ve hadiste (11) de işaret edilen sapkın taifelere yol açmaktadır. Demek ki çağımızda gerek dışımızdan gerek içimizden zuhur eden yapı bozucu fikirlere karşı eşya ve hadiseleri İslâmî bir perspektiften yorumlayan ve sistem bütünlüğünde ortaya koyan bir dünya görüşü/ideoloji gerekmektedir ki kafa karışıklıkları ve savrulmaların önüne geçilsin. “İslâm liberalizmi”, “İslâm sosyalizmi” gibi dışımızdan, “yeni Selefîlik”, “neo-Mu’tezîlik” gibi içimizden gelen akımlara karşı da bizi korusun.
Bu mevzuda şu dikkat çekici tesbiti de aktaralım. Mirzabeyoğlu, 15. hicrî asra (miladî 1979 ve sonrası) gelen süreci, “İslâm’a muhatap anlayışın mutlak kemalini temsil eden O’nun nurundan mahrumluğun düşürdüğü halimiz” olarak niteler ve bu noktada, “İslâm’a muhatap anlayış’ı yenileyen Büyük Doğu Mimarı’nın hal keyfiyetimizi çerçeveleyici en çarpıcı teşhisinin “mucize” isimli yazısı olduğunu”(12) söyler ve bu yazıyı neşreder. Büyük Doğu’larda 1971 tarihinde çıkan bu yazıda Üstad, Cumhuriyet rejimiyle yapılan ruh katliamını kastederek, milletin düşürüldüğü bu seviyeyi, “Allah Resulü’nün Nurunu kaybetmiş olmanın neticesi” olarak “tersine mucize” olarak niteler ve O’nun nuruna malik olmanın tarih dolusu mucizeleri yanında aynı nurdan mahrumluğun bir milleti ne hale getirdiğinin çarpıcı misali olarak değerlendirir.
Osmanlı’nın İdeolojik Yapısı
Osmanlı’da işler kuvvetli bir gelenekle yürüdüğü için önceleri böyle bir sistem ihtiyacı olmamış, ancak son dönemlerinde kendini hissettirmiş, yirminci asırda ise bir zaruret arz etmiştir. Osmanlı’da en başta neden sistem ihtiyacı olmadığını ise araştırmacı-düşünür Tahsin Görgün’den işaretleyelim:
“Osmanlı Devleti’nde, geçerli ve genel olarak insanları memnun edici bir nizam söz konusu olduğu sürece, Osmanlı Düşüncesi’nde “tamamen yeni bir nizam arayışı” söz konusu olmamış, bunun neticesinde büyük felsefî sistemler inşa etmek, düşüncenin kendisine amaç olarak gördüğü hususlar arasında sayılmamıştır. Kâtip Çelebi Mizanü’l-Hakk isimli eserinde, “Bir eser niçin telif edilir?” sorusunu cevaplandırırken, aynı zamanda Osmanlı düşünürlerinin niçin büyük sistemler geliştirme yoluna girmediklerinin de bir cevabını vermektedir. Bunun yerine mevcut ve geçerli olan nizamın anlaşılması ve bu nizam içinde ortaya çıkan bazı meselelerin söz konusu edilmesi, Osmanlı Düşüncesi’nin en belirgin özelliğini teşkil etmektedir.” (13)
Nizam yerindeyse sisteme ihtiyaç olmamaktadır. Bir başka deyişle “nizam” zaten sistem demek olup bu ihtiyacı karşılamaktadır. Ancak büyük alt-üstlerin yaşandığı ve gelenekle de bağın tamamen koptuğu 20. yüzyılın sisteme ihtiyacı dayattığı âşikârdır. Hatta Osmanlının son döneminde sistem ihtiyacını fark eden ancak bunu kendisi ancak hukuk alanında yerine getiren Ahmed Cevdet Paşa, bu ihtiyaca devlet idaresi planında şöyle dikkat çekmektedir:
“Kurumlar bir saatin çarklarına benzer. Çarklardan herhangi birinde aksaklık, diğerlerine de geçer. Devlet-i Aliyye’deki tereddi ve ıslahat teşebbüslerinin başarısızlığı bu sebebe bağlıdır. Çarkların hepsi bozulmuştur. Alınacak tedbirler bütünü kucaklamalıdır.” (14)
Değerlendirme ve Sonuç
Devrinde her müminin yapması gereken hal muhasebesi olarak belirtelim ki “ruh, anlayış ve görüş” yerli yerindeyken, dıştan yapılan saldırılara karşı onu korumak başka, bu kaybolduktan ve nesiller arasında kopukluk meydana geldikten sonra “ruh, anlayış ve görüş”ün iç ve dışa karşı kurucu ve koruyucu olması başkadır. Necip Fazıl ve bizim yaşadığımız dönem, ikinci hale misal olup onun kurucu/inşacı rolü burada görülür. Bu tesbite göre kendimizi ve aksiyonumuzu konumlandıracağız ki ümmete faydamız olsun. Aksi halde dışımızdaki (sömürgeciliğin ileri kolu oryantalizm) ve içimizdekilerin (laik-Batıcı çizgidekiler) planlarının bir parçası oluruz.
Necip Fazıl’ın cemiyet meydanına atılarak, bir “ideolocya örgüsü” billurlaştırması ve bir gençlik yoğurmasının sebebi İslâm’ı ihya ve tecdid çabasıdır. Zaten eserlerine (gerek şiirleri gerek nesirleri) dikkatli bir gözle bakanlar onun mücadelesinin altındaki bu aşk ve vecd halini görür. Toplum projesi olarak ortaya koyduğu Büyük Doğu İdeolojisinin de İslâm’ın cemiyet hayatına tatbiki için vazgeçilmez rolü anlaşılır. Bütün bunlara karşın onun şahsî zaaflarını gören ise ayıp aramak (tecessüs) ve sığ idrakli olmak şeklinde nitelenebilir. Karşımızda müktesebatı yüksek bir mütefekkir ve samimi bir dava adamı varken kusur arayanlar ise “sığ idrakli” olarak nitelememiz, tahkir amaçlı değil, ilim ve fikir haysiyeti gereğidir. Fikir ve ilmin, alışveriş yapılacak bir metadan önce bir haysiyeti olduğunu düşünüyoruz.
Necip Fazıl, İslâm nesilleri arasında doğan kopukluğu giderici bir rol üstlenir ve dini baltalayıcı Cumhuriyet rejimiyle hesaplaşırken, yeni İslâm gençliğinin ihtiyacı olan duyuş, düşünüş ve davranışa dair de öncü olmuş, ilke ve prensipleri ortaya koymuştur. Zira yaşadığı dönem böyle bir zarureti dayatmaktadır. Her yüzyılın yenilenmesi ve yeni nesillere İslâm’ın yeniden sunulması şartı da bunu gerektirmektedir. Üstad, fiilî olarak kritik bir nesil döneminde zuhur ederken fikrî olarak da kritik bir vazifeyi yerine getirmiştir. Büyük Doğu’nun geleceğe hitap eden dili de bu yüzdendir. Bu minvalde Büyük Doğu’yu yürüten Salih Mirzabeyoğlu’nun vazife şuurunu ve çileler içinde kaleme alınan İbda fikriyatının zuhurunu da bir nebze anlamış oluruz.
İşte Büyük Doğu ideolojisi içtimaî ve siyasî planda paradigmaya (Batıcı seküler rejim) karşı bir alternatif olduğu gibi zihin dünyamızı da dolduran, çözüm teklifleriyle birlikte bir aksiyon sahası açandır. Ortaya koyduğu “Başyücelik Devleti” modeli ile de devlet ve toplum planında alternatif getirememekten kaynaklı mevcut rejimi benimseme tehlikesini de ortadan kaldırandır. Bir başka deyişle kavram haritası ve zihin dünyası demek olan böyle bir fikir sistemi, dışımızdakilerin kavramlarıyla konuşma ve melez anlayışlara sapma tehlikesine karşı da koruyucu bir kalkan vazifesi görmektedir. Nitekim bu fikriyat günümüz meselelerine karşı dinamik planda oluşu ve İslâmî bir duruş için gereken hedef-gaye-vasıta ilişkilerini çözmesinden dolayı bir dava mefkûresi ve onun heyecanını da taşımaktadır. Bu da en başta ideal mevceleri kararmamış gençliğe sunulacak bir fikriyat demektir. Zaten fikir ve aksiyonu birleştirmesi açısından mukaddesatçı gençlik ve halk nazarında bu fikriyat, itibarını ve heyecanını hâlâ korumaktadır. Yeni içtimaî ve siyasî gelişmeler de bu fikriyata ihtiyacı hatırlatmakta, yer yer de dayatmaktadır. Bilhassa çözümsüzlük ve bunalımların arttığı devrimizde.
Aylık Baran Dergisi 55. Sayı Eylül 2026