Toplumsal değişme ekonomi, teknoloji, nüfus, eğitim, şehirleşme ve insan ilişkilerinin zaman içinde farklılaşmasıdır. Değişmenin yönü toplumun tarihî ve kültürel yapısıyla uyuşmadığında gelişme yerine çözülme ve yabancılaşma meydana gelir. Çünkü hukuk, aile, eğitim, devlet ve ahlâk kurumları ortak bir insan ve hayat anlayışına dayanır. Kurumların farklı medeniyetlerden aktarılarak bir araya getirilmesi hâlinde hukuk, eğitim, aile ve iktisadî düzen birbirinden farklı insan tipleri üretmeye başlar.
Türkiye’nin yaklaşık iki asırlık değişim tecrübesindeki temel mesele, dönüşümün hangi değerler sistemine göre gerçekleştirildiğidir. Batı’da modernleşme, o toplumların uzun süreli dinî, siyasî, ilmî ve iktisadî mücadeleleri içinde gelişirken Osmanlı modernleşmesi, askerî mağlubiyetleri durdurmak ve devleti çözülmekten kurtarmak amacıyla Batılı kurumların aktarılması biçiminde başladı. Cumhuriyet’le birlikte bu süreç, toplumun tarihî ve İslâmî müktesebatına sırt çeviren köklü bir kopuş programına dönüştü. Eğitimden hukuka, dilden gündelik hayata kadar uzanan müdahaleler, cemiyetin kendi ihtiyaçları doğrultusunda yenilenmesinden ziyade kurucu kadronun benimsediği Batılı toplum modelinin devlet eliyle zorla tatbik edilmesini hedefledi. Bu müdahalenin tarihî zeminini kavrayabilmek için Batı’daki modernleşmeyle Osmanlı’nın aynı yüzyıllarda yaşadığı çözülme ve ıslahat arayışlarını birlikte değerlendirmek gerekmektedir.
Avrupa’da modernliğin meydana geldiği şartlar
Modernizm, Avrupa’da birkaç asır devam eden dinî, ilmî, siyasî ve iktisadî mücadelelerin ortak neticesidir. 1517’de Martin Luther’le başlayan Reform hareketi Katolik Kilisesi’nin otoritesini sarstı. XVI ve XVII. yüzyıllarda Kopernik, Galileo, Kepler ve Newton üzerinden gelişen bilim anlayışı, tabiatın akıl, deney ve matematik yoluyla açıklanabileceği fikrini güçlendirdi. XVIII. yüzyıl Aydınlanması bu yaklaşımı toplum ve siyaset alanına taşıdı. Aklı dinî ve geleneksel otoritelerden bağımsız bir ölçü hâline getirdi. 1789 Fransız İhtilali vatandaşlık, millî irade ve laik hukuk anlayışını siyasî düzene yerleştirirken İngiltere’de gelişen Sanayi Devrimi üretimi, şehirleri, aile hayatını ve sınıf ilişkilerini değiştirdi. Böylece merkezî devlet, kapitalist ekonomi, ferdiyetçilik, seküler hukuk ve ilerleme fikri modern Batı toplumunun başlıca unsurları hâline geldi. Bu kurumlar sömürgecilik, sınıf çatışmaları ve ağır toplumsal maliyetler içerisinde, Avrupa’nın kendi tarihî meselelerine verdiği cevaplardan doğdu.
Osmanlı’da kurumsal statikleşme ve ıslahat arayışları
Batı bilim, askerlik ve iktisat alanlarında hızla değişirken Osmanlı Devleti, XVI. yüzyılın sonlarından itibaren klasik düzenini yeni şartlara uyarlamakta zorlandı. Uzun savaşlar, Celâlî isyanları, timar ve para düzenindeki bozulma, ticaret yollarının önem kaybetmesi ve Avrupa ordularının ateşli silâhlardaki ilerleyişi devletin askerî ve malî gücünü zayıflattı. Adaletnâmeler, ıslahat risaleleri, Kâtib Çelebi’nin çalışmaları, 1727’de kurulan Müteferrika Matbaası ve yeni askerî mektepler ilmî ve idarî canlılığın sürdüğünü gösterse de bu teşebbüsler kapsamlı bir yenilenmeye dönüşemedi. XVI. yüzyıl sonrasını kesintisiz bir çöküş devrinden ziyade çözülme ile ıslahat arayışlarının birlikte ilerlediği, güç dengesinin giderek Avrupa lehine değiştiği bir dönem olarak değerlendirmek daha isabetlidir.
1699 Karlofça ve 1774 Küçük Kaynarca antlaşmalarıyla Kırım’ın 1783’te Rusya tarafından ilhakı, askerî ve idarî yenilenmeyi zaruri hâle getirdi. III. Selim’in Nizâm-ı Cedîd programı eski kurumların direnci ve siyasî karışıklıklar sebebiyle kalıcılaşamadı. Şehir siyasetine ve iktidar mücadelelerine müdahil olan Yeniçeri Ocağı ise yenilenmenin önündeki başlıca engellerden biri hâline geldi. II. Mahmud, 1826’daki son isyanın ardından ocağı kaldırarak Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’yi kurdu. Yenilenme siyasetini bürokrasi, eğitim ve gündelik hayata taşıdı. Fakat devlet düzeni kendi medeniyet ölçülerinden doğan bütüncül bir fikrî temele oturtulamadığı için nezâretler, elçilikler, mektepler ve kıyafet düzenlemeleri üzerinden Batılı kurumların aktarılması ağırlık kazandı. Böylece Avrupa’yı ilerlemenin ölçüsü kabul eden bürokratik kadroyla millet arasındaki kültürel mesafe büyümeye başladı.
Tanzimat’la derinleşen kurumsal ikilik
16 Ağustos 1838’de İngiltere ile imzalanan Baltalimanı Ticaret Antlaşması, Osmanlı pazarını Avrupa ticaretine açarken yerli üreticinin rekabet imkânlarını daralttı ve iktisadî bağımlılığı artırdı. 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile 18 Şubat 1856 tarihli Islahat Fermanı’nın ardından merkezî bürokrasi, yeni mahkemeler, Avrupa usulü mektepler ve Batı kaynaklı kanunlar yaygınlaştı. Şer‘î mahkemelerle nizamiye mahkemeleri, medreseyle modern mektep, geleneksel iktisadî düzenle Avrupa ticaret hukuku yan yana işlemeye başladı. Yeni kurumlar devletin bazı ihtiyaçlarını karşılasa da toplumun İslâmî değer sistemiyle bütünleşmiş müşterek bir düzen kuramadı. Devlet ile millet arasındaki mesafeyi hukuk, eğitim ve hayat tarzı üzerinden derinleştirdi.
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Batılılaşma, askerî ve idarî yenilenmenin sınırlarını aşarak aydınların kendi medeniyetlerine bakışını değiştirdi. Ziya Paşa, Avrupa ile İslâm coğrafyası arasındaki farkı dile getirirken “Efkâr-ı Fireng’e tebaiyyet”i tenkit ediyor; Namık Kemal, meşrutiyet ve hürriyet gibi kavramların dayanağını İslâm hukukunda ve Osmanlı siyasî geleneğinde arıyordu. Ancak Tıbbiye ve Harbiye’de yayılan pozitivist ve materyalist fikirler bu arayışı giderek İslâmî ölçülerden uzaklaştırdı. Abdullah Cevdet’in Avrupa medeniyetini yegâne medeniyet sayan yaklaşımı, Ahmet Muhtar’ın “Ya Garplılaşırız ya mahvoluruz” düşüncesi ve Kılıçzâde Hakkı’nın 1912’de din, alfabe, hukuk, eğitim, kadın ve kıyafet alanlarında ileri sürdüğü radikal teklifler, Batıcılığın ulaştığı fikrî seviyeyi gösteriyordu. Batıcı aydınlar yöntem konusunda ayrışsalar da devlet ve toplumun Avrupa ölçülerine göre yeniden kurulması fikrinde birleştiler.
Bu fikrî dönüşüm kısa zamanda teşkilatlı siyasî mücadeleye dönüştü. Paris, Cenevre, Kahire ve Balkan şehirlerindeki farklı Jön Türk grupları, II. Abdülhamid idaresini sona erdirme hedefinde birleşti. 1907 Paris Kongresi bu muhalefeti güçlendirdi. İttihat ve Terakkî’nin Rumeli kadroları Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilânını sağladı. 31 Mart Vakası’nın ardından İstanbul’a gelen Hareket Ordusu ve İttihatçıların hâkim olduğu Meclis, 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid’i hal‘etti. Böylece Batılılaşma, aydınların yayın faaliyetinden çıkarak devlet iktidarını yönlendiren örgütlü bir siyasî programa dönüştü. Osmanlı’nın son döneminde oluşan bu bürokratik ve Batıcı fikrî miras Cumhuriyet kadrolarına intikal ederek toplumun kendi medeniyet anlayışından koparılmasını hedefleyen kapsamlı bir tasfiye programının zeminini meydana getirdi.
Cumhuriyet döneminde Batılılaşmanın devlet politikası hâline gelmesi
Millî Mücadele, Anadolu insanının imanından, vatan müdafaası şuurundan, hilâfete bağlılığından ve İslâmî dayanışmasından güç alarak kazanıldı. Buna karşılık iktidarı ele geçiren Kemalist kadro, mücadele yıllarında müracaat ettiği dinî değerleri savaşın ardından devlet ve toplum hayatından tasfiye etmeye girişti. Saltanatın 1 Kasım 1922’de kaldırılması ve Cumhuriyet’in 29 Ekim 1923’te ilânının ardından 3 Mart 1924 tarihli kanunlarla Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı, eğitim devlet tekeline alındı ve hilâfet ilga edildi. Tevhîd-i Tedrîsat yoluyla medreseler kapatılarak İslâmî ilimlerin kendi usul ve müesseseleri içinde aktarılması engellendi. 30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla tasavvufî hayat hedef alındı; 1926’da İsviçre’den iktibas edilen Medenî Kanun ile Avrupa’dan alınan ceza ve ticaret kanunları, İslâm hukukunun yerine geçirildi. Böylece Kemalist rejim, İslâm’ın devlet, hukuk, eğitim ve cemiyet üzerindeki tesirini ortadan kaldırmaya yönelen sistemli bir tasfiye yürüttü.
10 Nisan 1928’de Anayasa’daki “Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslâm’dır” hükmü çıkarıldı; 1 Kasım 1928’de kabul edilen Latin esaslı alfabe, yeni nesillerin geçmişe ait yazılı mirasla irtibatını kopardı. 1932’de başlayan dil tasfiyesi milletin İslâmî kavram dünyasını daraltırken ezanın Türkçeleştirilmesi ibadetin doğrudan devlet müdahalesine açıldığını gösterdi; 1941’de Arapça ezan okumaya ceza getirildi. Laikliğin 5 Şubat 1937’de Anayasa’ya yerleştirilmesiyle İslâm’ı kamusal düzenin dışına iten anlayış rejimin temel vasfı hâline getirildi. Bütün bu müdahaleler, birbirinden bağımsız yeniliklerin toplamı olmayıp Kemalizm’in Batıcılık, pozitivizm, materyalizm ve bilimcilikle beslenen İslâm düşmanlığının neticesiydi. İlerleme ve çağdaşlaşma söylemi altında hukuk, dil, eğitim, ibadet ve kültür aynı anda hedef alınmış; milletin İslâm medeniyetiyle kurduğu bağ kesilerek tarihî hafızası âdeta sıfırlanmıştır.
Çok partili dönemde Kemalist süreklilik ve sekülerleşme
Adnan Menderes devrinde başlayan kısmî rahatlama 27 Mayıs’la kesintiye uğradı. Büyük Doğu’nun hukuk, eğitim, kültür ve ruh imarı merkezli ikazlarına karşılık vermeyen Menderes, maddî kalkınmayı önceleyerek Kemalizm’in kurduğu Batıcı-laik hukuk ve bürokrasi düzenini muhafaza etti. 12 Mart ve 12 Eylül ordunun rejim üzerindeki tayin edici konumunu pekiştirirken 28 Şubat aynı müdahale mantığını medya, sermaye, yargı ve bürokrasi üzerinden sürdürdü. Kemalizm’in bazı uygulamaları değişse de insanı ve toplumu Batılılaşma istikametinde yeniden kuran temel anlayış korundu. Siyasî temsil, hukuk, iktisat, eğitim ve kültürü kuşatan bir medeniyet tasavvuruna bağlanamadığı için Batılılaşma cereyanı karşısında kalıcı bir istikamet meydana getirilemedi.
1980 sonrasında bu yapıya serbest piyasa ve tüketim kültürü eklendi. 1990’da başlayan özel televizyonculuk reklamı, magazini ve popüler kültürü aile hayatının merkezine taşıdı. Büyük sermayenin denetimine giren medya, Amerikanvari hayat tarzı üreten bir telkin ve yönlendirme aracına dönüştü. Dinî kimlik kamusal görünürlüğünü artırırken başarı ölçüleri, çalışma hayatı, eğlence biçimleri, aile ilişkileri ve gelecek tasavvuru kapitalist piyasanın hükümlerine bağlandı. Böylece siyaseten muhafazakâr, iktisaden liberal, kültürel bakımdan Batı merkezli ve gündelik hayatında sekülerleşen parçalı bir insan tipi ortaya çıktı. Din kimlik alanında varlığını korurken hayatı ölçülendirme gücünü kaybetmeye başladı.
Türkiye’de postmodern düşünce 1980 sonrasında tercümeler, üniversiteler, sanat çevreleri ve medya yoluyla yayıldı. Özel televizyonlar, küresel markalar ve popüler kültür 1990’larda hayat tarzlarını çoğaltırken internet, sosyal medya ve akıllı telefonlar kimlik oluşumunu aile, din ve tarih çevresinden kopardı. Kimliğin yaratılış, aidiyet ve toplumsal vazifelerle şekillenen devamlı yapısı aşındırılarak kişinin değişken beyan ve tercihlerine bağlandı. İnsan bedeni ve cinsiyet hakkındaki tartışmalar da bu zihnî çözülmenin içinde gelişti.
Cinsiyet değiştirme sapkınlığı, Batı’da 1969’daki Stonewall hadiseleri ve 1990’larda yayılan postyapısalcı teorilerle siyasî bir kimlik hareketine dönüştü. Kadın ve erkek oluş, yaratılışa ait hakikat olmaktan çıkarılarak ferdî beyana indirgendi. Türkiye’de 1987’de Gezi Parkı’ndaki açlık greviyle görünürlük kazanan bu anlayış, Lambdaistanbul ve Kaos GL çevresinde teşkilatlandı. 2000’lerde Avrupa Birliği programları, yabancı fonlar, dernekler, üniversiteler ve medya aracılığıyla kurumsallaştı. Şiddet ve haksızlıktan korunma talebi, zamanla bu sapkın anlayışı dokunulmaz kılan siyasî bir kalkana çevrildi. Ders programları, dijital içerikler, hukuk ve kültür endüstrisi üzerinden yayılan bu program, hakikati, fıtratı, kadınlığı, erkekliği, anneliği ve babalığı aşındırarak İslâm’ın insan, aile ve toplum ölçülerini tasfiye etmeye yöneldi.
Hazcılık ve tüketimin kuşattığı insan
Kimliğin ferdî tercihe indirgenmesiyle aynı dönemde haz da hayatın temel ölçülerinden biri hâline getirildi. II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika’da gelişen kitlesel tüketim düzeni, mevcut ihtiyaçları karşılamak yerine devamlı yeni arzular üretmeye dayanıyordu. Hollywood, televizyon, popüler müzik, moda ve hızlı tüketim kültürü, ürünü faydasıyla beraber başarı, güzellik, gençlik, itibar ve özgürlük vaadiyle pazarladı. İnsanın huzursuzluğu piyasa için kazanç alanına çevrildi. Tatminin devamlı ertelenmesi, tüketimin ise kesintisiz sürmesi sağlandı. Böylece hazcılık ferdî bir ahlâk zaafını aşarak kapitalizmin işleyiş esaslarından biri hâline geldi. Düşünmek, beklemek, kanaat etmek ve uzun vadeli gayeler uğruna fedakârlıkta bulunmak yerine anlık zevke yönelen, çabuk sıkılan, çabuk tüketen ve yeni uyarıcılara kolayca sevk edilen bir insan tipi üretildi.
Türkiye bu insan tipini 1980 sonrasında Amerikan merkezli tüketim düzeninin malları, markaları ve eğlence biçimleriyle beraber ithal etti. İthal ürünler, özellikle Hollywood eliyle, reklamlar, alışveriş merkezleri ve kredi kartları tüketimi gündelik hayatın merkezine yerleştirdi. 2000’lerde internet alışverişi, 2010’larda akıllı telefonlar, sosyal medya, kısa videolar ve etkileyici pazarlaması arzuyu günün her saatinde harekete geçiren bir mekanizma kurdu. Yeme içmeden giyime, tatilden evliliğe kadar hemen her alan teşhir, beğeni ve statü yarışına bağlandı. İnsanlar ihtiyaçları için tüketmekten uzaklaşarak çevrelerine göstermek istedikleri hayatın görüntüsünü satın almaya başladı. Gelirinin üzerinde harcayan, borçlanarak itibar arayan ve elindekinden sürekli hoşnutsuz kalan geniş bir tüketici kitlesi meydana geldi. Amerika’dan aktarılan sinema, dizi, müzik, moda ve dijital platform içerikleri, mal ve hizmetlerle beraber bencil, ferdiyetçi ve haz merkezli hayat telakkisini de Türkiye’ye taşıdı.
Batılılaşma cereyanının din alanındaki tesirleri
Batılılaşma cereyanının din alanındaki tesirlerinden biri, İslâm’ın yerleşmiş ilmî usulünü devreden çıkararak dini ferdî yoruma açmasıydı. Ehl-i sünnet ve’l-cemâat anlayışında amelde Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî, itikatta Mâtürîdî ve Eş‘arî çizgiler, Kur’an ve sünnetin icmâ ve kıyasla birlikte anlaşılmasını sağlayan bir bütünlük meydana getirir. Tasavvuf da şeriatın zâhirini ahlâk, ihlâs ve ruh terbiyesiyle tamamlar. Mezhep karşıtlığı bu ilmî birikimin yerine ferdin sınırlı bilgisini ve dönemsel kanaatlerini geçirdi. Dini heva ve heveslerine göre yorumladı. Böylece dinin yenilenmesi ile çağın meselelerine muhatap olan anlayışın yenilenmesi birbirine karıştırıldı veya karıştırılmak istendi. Tecdidin yerini reform, usulün yerini şahsî/keyfî yorum aldı.
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Cemâleddîn-i Efgānî ve Muhammed Abduh çevresinde gelişen reformist çizgi, Müslüman toplumların gerilemesini mezhep, taklit ve gelenek üzerinden açıkladı. Abduh’un talebesi Reşîd Rızâ da 1898’de yayımlamaya başladığı el-Menâr vasıtasıyla bu fikirleri geniş bir coğrafyaya taşıdı. “Kur’an ve sünnete dönüş” şeklinde sunulan çağrı, zamanla mezhep imamlarının, icmâın, kıyasın, tasavvufun ve asırlar içinde oluşan ilmî otoritenin gerilemenin kaynağı olarak gösterilmesine yol açtı. Kemalist düzenin meydana getirdiği dinî otorite boşluğu içinde bu düşünceler tercümeler, ilahiyat çevreleri, dinî yayıncılık ve daha sonra dijital vaizler aracılığıyla Türkiye’de yayıldı. Birkaç meal ve tercüme esere dayanan keyfî hüküm verme alışkanlığı, mezhepsizliği bağımsız düşünce görüntüsü altında yaygınlaştırdı. Bu sapkın anlayışlara içimizdeki “hocalar” da teşne oldu.
Bu çözülmenin diğer kolunu Vehhâbîlik ve modern Selefîlik oluşturdu. Muhammed b. Abdülvehhâb ile Muhammed b. Suûd arasında 1744’te kurulan ittifak, İbn Teymiyye’den devralınan katı zâhirci anlayışı siyasî bir kuvvete dönüştürdü. Mezhep birikimine, tasavvufa, tevessüle, türbe ve kabir ziyaretlerine yöneltilen suçlamalar, Müslüman toplumların asırlardır yaşattığı birçok uygulamanın şirk ve bid‘at sayılmasına kadar genişledi. XX. yüzyılda Suudi Arabistan’ın petrol gelirleri, burslar, üniversiteler, yayınlar ve tercümeler bu anlayışın farklı ülkelere taşınmasını sağladı. Türkiye’de 1980 sonrasında görünürlük kazanan Selefî çevreler, Ehl-i sünnet adını kullanırken onun mezhep, tasavvuf ve ilmî silsile esaslarını aşındırdı.
1979 İran Devrimi’nin ardından Türkiye’de yayılan İran merkezli Şiîlik de dinî parçalanmayı başka bir istikametten derinleştirdi. Emperyalizme karşı direniş ve İslâmî yönetim diliyle sunulan bu cereyan, tercüme eserler, yayınevleri ve siyasî çevreler üzerinden Şiî imamet anlayışını, sahabe ve hilâfet tarihine yönelik hakaret ve itirazları Anadolu’ya taşıdı. Bugün İslâmcı camianın birçoğu âdeta Şiîlik faaliyetlerinin başını çekti.
Reformizm, mezhepsizlik, Vehhâbîlik, Selefîlik ve Şiîlik farklı dönemlerde ortaya çıkmış olsa da Kemalizm eliyle ulemasından ve irfan geleneğinden koparılan Müslüman Anadolu’da müşterek bir netice üretti: Ehl-i sünnet ölçüsü zayıfladı, dinî otorite parçalandı ve hakikat şahsî yoruma açık hâle geldi. Hâlen de günümüzde bu sapık cereyanlar İslâm’ın ilmî ve itikadî bütünlüğünden ayrılan sapık kolları temsil etmektedir.
Mezhepsizlikten inanç boşluğuna: deizm ve agnostisizm
Mezhepsizlik, dinî bilginin usul ve otoritesini zayıflatarak ferdin şahsî kanaatini ölçü hâline getirdi. Bu çözülmenin ilerlemesiyle vahiy, peygamberlik ve dinin bütünü sorgulanmaya başladı. XVII. yüzyıl İngiltere’sinin dinî buhranlarından doğan deizm Allah’ı kabul ederken vahyi ve peygamberliği reddediyor, agnostisizm ise Allah’ın ve gayb âleminin varlığının ya da yokluğunun insan aklıyla asla bilinemeyeceğini savunarak şüphede kalmayı esas alıyordu.
Batı’nın kendi şartlarında ürettiği bu fikirlerin Türkiye’de yayılacağı zemin, Cumhuriyet’ten günümüze devam eden pozitivist, laik ve Batı merkezli eğitim anlayışıyla hazırlandı. İslâm’ı bütünlüklü bir hakikat düzeni olarak öğretmeyen sistem, öğrenciyi materyalist bilim, seküler hayat ve Batıcı tarih anlayışıyla yetiştirdi. Din eğitiminin ibadet bilgileri ve ezberlenmiş kavramlarla sınırlandırılması sonucunda gençler, ailelerinden devraldıkları dinî kimlikle okulda öğretilen dünya tasavvuru arasında bağ kuramadı ve inançlarını savunacak fikrî donanımdan mahrum kaldı.
Bu çözülme son yirmi yılda internet, akıllı telefon ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla hızlandı. Batı’dan pompalanan dizi, film, müzik ve dijital içerikler seküler hayatı üstün, dinî ölçüleri ise geri ve baskıcı gösterirken içerideki laik çevreler aynı propagandayı eğitim, sanat, mizah ve popüler kültür üzerinden sürdürdü. Sosyal medya algoritmaları din aleyhindeki alaycı ve kışkırtıcı yayınları gençlerin önüne taşırken, Kemalizm’in çizdiği sınırlar içerisinde din yorumlayan kimi ilahiyatçılar da mezhep ve sünnet birikimine duyulan güveni sarstı. İslâm’dan çıkan mürtedlerin saldırıları da din hakkında kesin hükümler gibi dolaşıma sokuldu. Ailesinde İslâm’ın dünya görüşünü öğrenemeyen, okulda din ile hayatın bağını kuramayan ve medyada Müslüman şahsiyet örnekleriyle karşılaşmayan genç, inanç boşluğunu deist, agnostik veya ateist kimliklerle doldurmaya yöneldi.
Aile yapısındaki çözülme
Türkiye’de aile yapısındaki çözülme nüfus verilerine açık biçimde yansımaktadır. Ortalama hane halkı büyüklüğü 2008’de 4 kişiyken 2025’te 3,08’e gerilemiş, tek kişilik hanelerin oranı yüzde 20,5’e yükselmiştir. Aynı yıl evlenen çift sayısı 552 bin 237’ye düşerken boşanan çift sayısı 193 bin 793’e çıkmış; canlı doğum sayısı 895 bin 374’e, toplam doğurganlık hızı ise kadın başına 1,42 çocuğa gerilemiştir.
Konut maliyetleri, gelir yetersizliği ve gelecek endişesi evlilik ile çocuk sahibi olmayı güçleştirirken son yirmi yılda kadının toplumsal değerini ücretli çalışma ve kariyer üzerinden ölçen politikalar anneliği, çocuk terbiyesini ve ev içindeki bakım emeğini itibarsızlaştırmıştır.
Aileyi koruma söylemi ile kadınların iş gücüne katılımını kalkınmanın başlıca göstergelerinden biri sayan anlayışın birlikte yürütülmesi, aile politikasındaki temel çelişkiyi meydana getirmiştir.
Küresel medya ve dijital platformlar da tek başına yaşamayı bağımsızlık, evliliği ferdî serbestliği sınırlayan bir bağlılık, çocuk yetiştirmeyi ise kariyer ve tüketim imkânlarını azaltan bir yük olarak sunmuştur. “Kedi anneliği” gibi kavramların ebeveynlik diline yerleşmesi, nesil yetiştirme düşüncesinden uzaklaşan seküler bireyselleşmenin sembollerinden biri olmuştur. Anne ve babanın eğitim ve sosyalleştirme vazifesi giderek okul, bakıcı, sosyal medya ve eğlence sektörüne devredilirken dinin, ahlâkın, mahremiyetin ve tarih şuurunun nesiller arasındaki aktarımı zayıflamıştır.
Eğitimde Batıcı süreklilik
17 Nisan 1940 tarihli Kanun’la kurulan Köy Enstitüleri, köylere öğretmen yetiştirme görüntüsü altında Kemalist vesayet sisteminin laik ve Batılı hayat tarzını Anadolu köylerine dayatmasının başlıca vasıtalarından biri oldu. Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç yönetiminde yetiştirilen öğretmenler, eğitim hizmetinin yanında Cumhuriyet inkılaplarını köylere taşıyan rejim kadroları olarak vazifelendirildi. Köyün din, aile, gelenek ve mahallî otorite etrafında şekillenen yaşayışı geri kalmışlık sayıldı. Yatılı ve karma eğitimden üretim biçimlerine kadar bütün program, Anadolu insanını kendi değerlerinden koparacak laik, pozitivist ve Batıcı esaslarla düzenlendi. Böylece Kemalist rejim, şehirlerde kurduğu zorbalığı, öğretmenler aracılığıyla köylere taşıdı.
Köy Enstitülerinin 1954’te öğretmen okullarıyla birleştirilmesi bu istikameti değiştirmedi. Okul modelleri ve müfredatlar yenilenirken eğitimin merkezî, laik ve Batıcı temeli korundu. 1981’de kurulan YÖK üniversiteleri merkezî denetime bağladı. 28 Şubat’ta sekiz yıllık kesintisiz eğitim, katsayı uygulaması ve başörtüsü yasakları Müslümanların eğitim alanını daralttı. 2000’li yıllarda bu yasakların kaldırılması, imam hatiplerin yaygınlaşması ve din derslerinin artırılması erişim imkânlarını genişletti, fakat eğitimin insan, bilgi, toplum ve ilerleme anlayışı aynı kaldı. İslâm, bilgiyi ve hayatı ölçülendiren temel kaynak hâline getirilmedi, belirli derslere ve dar bir inanç alanına hapsedildi.
Bu Batıcı süreklilik, genç nesillerin kendi fikir ve irfan kaynaklarıyla bağını zayıflattı. Batı felsefesi, sosyolojisi ve psikolojisi evrensel bilginin merkezi gibi okutulurken Yûnus Emre, Mevlânâ, Sa‘dî-i Şîrâzî, İmam Gazzâlî, İmam-ı Rabbânî ve İbn Haldûn kültürel hatıra seviyesine indirildi. Eğitim sistemi öğrenciyi sınav, diploma, meslek ve gelir üzerinden değerlendirerek şahsiyet, ahlâk, hikmet ve toplumsal mesuliyeti geri plana itti.
Bu eğitim düzeni, İslâm’ı hayatın bütün alanlarını ölçülendiren hakikat olarak kavrayan Müslüman şahsiyet yerine, dinî aidiyetini özel hayatında taşıyan, bilgi, meslek, iktisat ve toplum tasavvurunu seküler ölçülerle kuran fert yetiştirmektedir. Eğitim meselesinin merkezinde ders ve okul sayısından daha derinde bir problem bulunmakta, insanın, bilginin ve toplumun hangi dünya görüşüne göre anlamlandırılacağı sorusu hâlâ cevapsız durmaktadır.
Yekpare bir fikir ihtiyacı
Yukarıda ele aldığımız aile, eğitim, gençlik, din, kültür ve kimlik meseleleri, aynı fikrî çözülmenin farklı sahalardaki sonuçlarıdır. Okul, aile, medya, ekonomi ve devlet kurumları müşterek bir insan anlayışına dayanmadığı için toplumun her kesimi başka bir istikamete çekilmektedir. Eğitim sisteminin değer dünyasıyla ailenin aktarmaya çalıştığı ölçüler, ekonomik düzenin teşvik ettiği insan tipiyle dinin vazettiği ahlâk, medyanın yaydığı hayat tarzıyla toplumun tarihî bünyesi arasında devamlı bir çatışma meydana gelmektedir. Parçalanma bu seviyeye ulaştığında münferit tedbirler netice vermemekte, bir sahada giderilmeye çalışılan arıza, başka bir sahada yeniden üretilmektedir.
Türkiye’nin yaşadığı temel tıkanma, kendi tarihî ve manevî bünyesini ölçü kabul edememesinden kaynaklanmaktadır. Batı’dan aktarılan kurumlar, kavramlar ve yaşama biçimleri, meydana geldikleri medeniyetin insan ve toplum anlayışını beraberinde taşımıştır. Milletin ruhu ve tarihî müktesebatı bu kalıba tam olarak intibak etmemiş, buna karşılık kendi medeniyetinden hareketle yeni bir kuruluş meydana getirecek fikrî irade de ortaya konulamamıştır. Böylece dışarıdan alınan her reçete, çözmesi beklenen meselenin yanına yeni bir uyumsuzluk eklemiştir. İnsanımız kendi ülkesinde kendi değerleriyle yaşamakta zorlanan, fakat Batılı hayatın hakiki mensubu da olamayan parçalı bir şahsiyete sürüklenmiştir.
Kendi zengin hazinemize dönüş, İslâm’ın değişmez ölçülerini bugünün eşya ve hadiseleri karşısında işletecek bir anlayış seviyesini gerektirmektedir. Mevcut bilgi, teknik ve kurumlar bu ölçüye göre seçilmeli, dönüştürülmeli ve toplumun gayesine bağlanmalıdır. Bunun için meseleleri ayrı ihtisas alanlarına dağıtan parçacı zihniyetin üzerinde, insanı ve hayatı bütün cepheleriyle ölçülendirecek merkezî bir fikre ihtiyaç vardır. Aileden iktisada, eğitimden sanata, şehirden devlete kadar uzanan sahalar aynı dünya görüşünün nispetleri içinde ele alınmadıkça toplumsal düzen müşterek bir istikamet kazanamayacaktır.
Üstad Necip Fazıl’ın 1943’ten itibaren Büyük Doğu etrafında yürüttüğü mücadele, bu fikrî merkez ihtiyacına verilmiş kapsamlı bir cevap ve bir alternatiftir. Büyük Doğu, İslâm’ı ferdî ibadetler ve ahlâkî öğütler sahasına hapseden sığ anlayışın karşısına; insanı, cemiyeti ve devleti kuşatan bir dünya görüşüyle çıkmıştır. Necip Fazıl, Menderes devrinden itibaren siyasetçilere, aydınlara, yazarlara ve gençlere İslâmî bir fikir aşısı yapmış, Batıcılığın devlet ve kültür hayatında kurduğu fikrî tekeli tek başına sarsmıştır. Bunun meydana getirdiği tesir, İslâmî yayıncılıktan gençlik hareketlerine, tarih anlayışından siyasî dile kadar geniş bir sahada kendisini göstermiştir. Ancak siyasî kadrolar bu birikimi çoğunlukla dönemsel talepler ve sınırlı dinî açılımlar seviyesinde değerlendirmiş, bütünlüklü bir medeniyet programına dönüştürememiştir.
Büyük Doğu’nun açtığı bu fikir örgüsü, mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun İbda fikriyatı ile çağın meselelerine tatbik edilecek bir fikir ve aksiyon sistemi hâlinde geliştirilmiştir. Kapağımızda da belirttiğimiz üzere “Yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesi… İsmi de Büyük Doğu…” hükmü, toplumun ihtiyaç duyduğu fikrî mesnedin çerçevesini vermektedir. Bu bütünlük kurulmadıkça din başka, eğitim başka, iktisat başka, kültür başka bir insan tipi üretmeye devam edecek, Müslüman toplum kendi kurumları eliyle kendi varlık zemininden uzaklaştırılacaktır.
Meselenin bugün ulaştığı seviye, dijital hâkimiyet karşısında kültürel bakımdan da muktedir olmayı mecbur kılmaktadır. Küresel medya şirketleri, sosyal ağlar, dijital yayın platformları, müzik, sinema, reklam ve oyun endüstrisi, insanın neyi göreceğini, neyi arzulayacağını ve hangi hayatı normal kabul edeceğini kesintisiz biçimde belirlemektedir. Ahlâkî ve fikrî ifsadın bütün bu kanallardan yayıldığı bir vasatta kültür sahasının boş bırakılması, egemenliğin karşı tarafa devredilmesi sonucunu doğurmaktadır. Yayıncılık, sinema, edebiyat, sanat, eğitim, haber, sosyal medya ve dijital teknoloji alanlarında güçlü tebliğ, telkin ve propaganda vasıtalarının kurulması, yabancı hayat tarzlarını itibarsızlaştıracak ve onların tesirini kıracak içeriklerin yüksek bir fikir ve estetik seviyeyle üretilmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin ihtiyacı, birbirinden kopuk savunma faaliyetleri değil, fikrî merkezini Büyük Doğu’dan alan, eğitimini, kültürünü, ekonomisini, sanatını ve teknolojisini bu merkezin gayelerine bağlayan uzun vadeli bir kuruluş iradesidir. İdeolojisi maddeye, hedefi tüketime, kültürü taklide bağlanan bir toplum kendi geleceğini tayin edemez. Milletin ruh kökünü çağın imkânlarıyla buluşturacak yekpare bir dayanak noktası kurulabildiği ölçüde, dışarıdan taşınan fikir ve hayat tarzlarının hâkimiyeti kırılacak, toplum kendi tarihî istikametini yeniden kazanacaktır.
Aylık Baran Dergisi 55. Sayı Eylül 2026