“Hakkullahi ehakk!”
Görmeden sevmiş, bilmeden uğrunda can vermiş aşk ehli bir milletiz. İlk kitabım Mahbub’ul Aşıkın’ı yazarken fark etmiştim. Bu millet, geçirdiği o kadar darbe ve devrime rağmen dinî kimliğini muhafaza edebilmesini, yeteri kadar tanımasa da görmeden sevdiği, bağlandığı Peygamber aşkına borçludur. Âşıkların Peygamber’i nasıl sevdiğinin izini sürmeye, ilmiye sınıfının ve avamın peygamber sevgisini araştırmaya çalışırken fark etmiştim. Genel olarak Peygamber’i yeteri kadar bilmiyoruz. Orada “Her şeyden çok beni sevmedikçe sizde iman kemale ermemiştir!” diye bir hadis-i şerifin varlığından, mânasından habersiz; haberli olsa da bu sevginin yaptırımlarının muhasebesini yapmadan, bilmeden, saf, arı, duru bir sevgi bağı ile ayakta kalmış mümin yanlarımız.
Yine ölür, öldürürüz yeri geldiğinde ama şeriatın da ne olduğuna çok da vâkıf değiliz. Küfür ehlinin olması gerektiği gibi çok korktuğu ve kötülediği şeriatı da hakkıyla bilmiyoruz. Gerçi ben bu yazıya başlarken yakın çevremde “Şeriat nedir?” konulu küçük bir anket yaptım: “Allah’ın mülkünde O’nun hükümlerine riayet etmek, her şeyi yaratanın her şey hakkındaki nizamı, adalet, müminin anayasası, müminin yaşam tarzı, Allah’ın hükümleri” gibi, hakikate çok da muhalif olmayan, umduğumdan güzel daha birçok cevap aldım.
Beni bu yazıyı yazmaya yönlendiren sâik ise İbnü’l-Arabî’nin şu ifadesidir: “Kur’an hazinelerini ancak tesis ettiği şeriata tâbi olanlara açar. Taat olmadan fetih de olmaz. Şeriat ve hakikatin birbirinden ayrılması imkânsızdır. Bunlar bintâni min ebin vâhid (tek babanın iki kızıdır). Münâzelât (yarı yol karşılaşmaları; siz yönelirsiniz, o size teveccüh eder) ancak ve ancak şeriata en mükemmel surette riayet ile elde edilebilir.”
Şeriatın hükümlerine, inceliklerine riayet etmeden, tefsir ilimlerine hâiz bir hâfız da olsanız, hayatın içindeki canlı birçok örnekte olduğu gibi Kur’an hazineleri açılmıyor. Bu zaten âyet-i kerîme ile sâbit: “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan sakınır, takvâ sahibi olursanız O size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur, furkan verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.” Sâlih amel olmadan açılım ve kazanım olmaz. Furkan sahibi olmadan da insan yol alamaz; bu net.
el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’deki bir diğer çarpıcı konu başlığı ise şudur: “Kim benim şeriatımdaki nasibini, yani içinde olduğu anda riayet etmesi gerekeni bilirse benim indimdeki nasibini bilmiş olur…” Bu durumda şeriatın bir diğer tarifi de içinde olduğumuz zaman diliminde riayet edilmesi gerekeni tezahür ettirebilmek, ânın gereğini icra etmektir. Tıpkı “gerekeni gerektiği yerde ortaya koyabilen” mümin tarifinde olduğu gibi. Meselâ ezan okunduğu zaman ânında davete icabet etmek, sofra hazır olduğunda namazı tehir edebilmek, enfüste ve âfakta cihad edebilmek gibi. Âna şer‘î ölçüleri yansıtamıyorsanız ya da ânı o ölçülerle yaşamıyorsanız şeriat ehli değilsiniz. Büyük deformasyon var demektir. Kur’ân-ı Kerîm’deki münafıklar için “Onlar namaza üşenerek kalkarlar! …” tanımlaması gibi, insanı acze düşüren, sürekli göz önünde bulundurulması gereken ifadeler. Ânı muhafaza etmek, böyle bir dikkat ve rikkat içinde yaşamak için çelik gibi eğitilmiş, talim görmüş bir irade lâzım elbette. Bu da tam olarak “İnandım demekle salıverileceğinizi mi sandınız?” âyetine denk düşer…
Şeyh-i Ekber, et-Tenezzülâtü’l-Mevsıliyye’de şöyle yazmaktadır: “Âlemde şeriat tesis edilmesi iki sebebe dayanır ve bu iki sebepte iki sır bulunur. Birinci sebep âlemin nizamını muhafaza etmektir… Bundaki sır da O’nun müminleri himaye ve yardıma mazhar kılmasıdır. İkinci sebep, rubûbiyetin izzetinin izharı ile kulluk delillerini ortaya koymaktır ve bundaki sır da O’nun iki isminin hâkimiyetinin hükmüdür…”
el-Müfredât, “O’na açık bir yol belirledim…” (el-Mâide 5/48) âyetine istinaden şeriatı “ilâhî yol” olarak çevirir. Bazıları “su yolu, suya giden yol” demiştir. Suyu hayatın kaynağı ve temizleyen olarak düşünürsek ne kadar mânidar oluyor. Şeriattan uzaklaştığımızda zaten bünyedeki etkisi susuzluk, kuruyup yanma olarak tezahür ediyor. Âyet-i kerîmede şir‘aten ve minhâcâ, bizi fâni dünyadan ebediyete götürecek apaçık bir yolu ifade ediyor. Mutahharra, “temizlenmiş, arındırılmış” anlamında. Şeriat-ı mutahharra; temiz, pak hükümler, tâbi olanı temizleyip paklayan hükümler olarak düşünebiliriz. Zaten “Ve’r-rucze fehcur” (mânevî pisliklerden kaç) ve “Ey Ehl-i beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor…” âyetleriyle de mâna bütünleniyor.
Ulemâ şeriatı bir “şeriat-ı mutahhara-i Muhammediyye”, bir de “şeriat-ı garrâ-i Muhammediyye” olarak anmış. Garrâ kelimesi Arapçada parlak, göz alıcı, ihtişamlı demektir.
Mutahharra, Muhammedî şeriatın temizleyici, dünyevî karışıklıklardan ve beşerî yorumların bulanıklığından arındırılmış pak hâline işaret ederken garrâ ise İslâm’ın parlak, göz alıcı, ihtişamlı yönünü ifade eder. Bu yüzden tasavvufî metinlerde “Şeriat-ı Mutahharra-i Muhammediyye” denildiğinde hem zâhirî ihtişam hem bâtınî safiyet bir arada düşünülür.
el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’de şöyle geçmektedir: “Şeriat, hakikatin örtüsü ya da sembolü değil ama bizzat kendisidir. Bu yüzden ârif-i billâh ve avam mümin için hiçbir harfi eksik olmamak üzere bağlayıcıdır. Sadece zâhirî hükümler anlamında değil, ilâhî hakikatin insana açılan en saf ve en temiz kapısı olarak görülür. Başka bir bölümünde ise şeriat, beyaz yol, mutluların yolu ve mutluluk caddesi demektir; onun üzerinde yürüyen kurtulurken ayrılan helâk olur.”
Bizi mutluluğa, hakikate götürecek olan yolda yürümenin esas ve usulleri için “Rabbim, ilmimi artır” duası verilmiştir.
“Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Sizi Allah’ın yolundan ayıranlara değil, buna uyun…” âyeti nâzil olduğu zaman, o meşhur rivayette Efendimiz dosdoğru bir çizgi çekiyor ve çizgi üzerinde muhtelif budaklar oluşturuyor. “Bu düz çizgi sırât-ı müstakim, Allah’ın yolu; her adımdaki muhtelif budaklar da nefsin, şeytanın iş birliği hâlinde insanları çağırdığı dalâlet yollarıdır.” buyuruyor. Yolda sâbitkadem olabilmek o kadar kritik bir durum ki “Bu yolda dönenler oldu, mum gibi sönenler oldu, bir hakiki secde edemeden vurulup düşenler oldu…” şarkısındaki gibi düşenlerden olmamak için beş vakit namazda, her rekâtta “Bizi doğru yola, sırât-ı müstakime ilet.” diye dua ediyoruz.
İbnü’l-Arabî, Bağdat’ta olduğu zaman bir ramazan günü rüyasında sema kapılarının açıldığını ve mekr-i ilâhî hazinelerinden (hazâinü’l-mekri’l-ilâhî) yeryüzüne yağmur gibi musibetlerin aktığını görür: “Dehşet içinde uyandım ve bu mekirden nasıl korunacağımı düşündüm. Anladım ki bunu ancak şeriat mizanına dair ilim sağlayabilecektir…” der. Düşmanın farklı suretlerde belâ olup yağdığı bir zamanda hayata hâkim kılınan ilim en iyi savunmadır. Bu, tıpkı İmam Şâfiî’nin “Bir saatlik ilmî mütalaanın gideremeyeceği keder yoktur!” ikazı gibi, insanın kendini tesis ederken olmazsa olmaz bilgiler.
Vahiy kapısı kapanmış, dolayısıyla şeriat ikmal edilmiştir. Şeriatın rükünlerinin ve hikmetlerinin, yeryüzünde doğacak son insanın ve hâtemü’l-evlâdın zuhuruna kadar zaman ve mekân içinde nakledilebilir kalması sağlanmalıdır. İşte İbnü’l-Arabî, peygamber vârisi ulemâdan olma hasebiyle başta el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye olmak üzere 500 kitaplık tüm külliyatını bu vazifeye binaen ortaya koyduğunu belirtir. Neticede insana ebedî hayatı bahşeden bu nizamın inceliklerine, detaylarına o kadar hassasiyet sahibidir ki talebelerine, müridlerine ilk öğrettiği düstur “Hakkullahi ehakk!” olmuştur.
Yazının başındaki “Taat olmadan fetih olmaz!” ibaresinin de slogan olarak kalplere nakşedilmesine gerekçe olarak o rivayeti hatırlayalım: Cuma hutbesi irat eden Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye bir genç şöyle bağırır: “Kudüs’e cihadı emret; ne başka şeyler anlatıp duruyorsun?” Cevap vermeyen Selâhaddîn-i Eyyûbî, ertesi sabah namaza durmadan önce sorar: “Dün cihadı emretmemi isteyen genç burada mı?” Ses yok… Çünkü genç gelmemiştir.
“Vallahi cuma namazına gelenler sabah namazına gelmedikçe Kudüs’e cihadı emretmeyeceğim!”
Topluma hâkim kılmakla mükellef olduğumuz düzenin önce bünyeye ikame edilmesi lâzım. Yoksa “ha bi kuru emek”ten öteye yol yok…
Aylık Baran Dergisi 55. Sayı Eylül 2026