Kitabın Mukaddimesi

Geçtiğimiz yazımızda Alâî b. Muhibbî eş-Şîrâzî’nin Düstûrü’l-Vüzerâ adlı eserini; müellifi, telif sebebi, nüshaları, tertibi ve siyasetnâme geleneği içerisindeki yeri bakımından tanıtmıştık. Bu sayıdan itibaren ise eserin asıl metnine geçerek, Şîrâzî’nin devlet ve vezâret anlayışını kendi lisanının havasını mümkün mertebe muhafaza ederek okuyucularımıza aktarmaya başlayacağız.

Risalenin mukaddimesi, vezâret ve vezir lafzının hakikatini ve mânâsını tetkik hakkındadır.

Âlemi gören, basiret sahibi kimselere gizli değildir ki, vezir lafzı ya vizr kelimesinden türemiştir. Bu da günah ve ağırlık mânâsınadır. Buna göre vezir, padişahın günahını ve yükünü boynuna alıp onun bütün zahmetini çeken kimsedir.

Yahut vezer kelimesinden gelmiştir. Bunun mânâsı da sığınak ve dayanaktır. Bu takdirde vezir, padişahın reyiyle tutunduğu, bütün işlerini kendisine havale ettiği kimsedir.

Yahut müvâzereden türemiştir ki, bu da yardım ve muavenet mânâsınadır. Her hâlükârda padişahın güzel anılması ve yüksek kadrinin bilinmesi, vezirin iyi ve doğru oluşu sebebiyledir.

Mademki vezir sâlih, kifayetli, âdil, nasihat ehli ve vefalı bir kimse ola; Hazret-i Resûlullah —salât ve selâm onun üzerine olsun— şöyle buyurmuştur: “Allah bir kul hakkında hayır murad ederse, ona sâlih bir vezir nasip eder. Unuttuğu vakit hatırlatır, hatırladığı vakit de ona yardım eder.”

Mümkün değildir ki vezirsiz bir padişah, memleket işlerini gereği gibi görüp tedbir ve tasarrufunda tek başına kâfi gelebilsin. Zira yalnız kendi reyiyle amel eden kimsenin görüş ve tedbiri çoğu zaman hata üzeredir.

İşitmedin mi ki, Resûlullah Hazretlerine —kadrinin celâli ve derecesinin yüceliğiyle beraber— Hak Teâlâ şöyle emreyledi: “Ashabının akıllıları ve âlimleriyle meşveret eyle.” Nitekim âyet-i kerîmede, “İş hususunda onlarla danış” buyurulmuştur.

Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm dahi kendi işinde istişare edeceği bir vezir istemişti. Âyet-i kerîme bunu haber verir: “Bana ehlimden bir vezir ver; kardeşim Hârûn’u.”

Şu hâlde peygamberler aleyhimüsselâm bile vezirlerden müstağni olmayıp onların rey ve tedbirleri meşverete muhtaç olursa, onlardan gayrı sair insanların meşverete olan ihtiyacı elbette daha ziyadedir.

Erdeşîr-i Bâbek’ten sordular: “Padişah için hangi musâhib daha münasib ve lâyıktır?” Cevaben dedi ki: “Şefkatli, salih, emin ve nasihat ehli bir vezirdir. Ta ki padişah memleket işlerini onun reyiyle tedbir ede. Onun işaretiyle gönlünde saklı bulunan sırları ortaya koyup icra sahasına çıkarabilsin.”

Behrâm-ı Gûr’dan sual olundu: “Padişah kaç kimseye muhtaçtır ki saltanatı ferah ve sürur içinde tamam ola?” Cevabında dedi ki: “Yedi kimseye muhtaçtır. Birincisi salih vezirdir ki, onun reyiyle tedbir eyleyip saltanat işlerini onunla yürütür ve icra eder. İkincisi güzel ve yüğrük attır ki, ihtiyaç gününde sahibini kurtuluş sahiline çıkarır. Üçüncüsü keskin kılıçtır. Dördüncüsü sair yarak ve silahlardır ki bunlara sağlam harp âletleri denir. Beşincisi çok maldır. Yükü hafif, değeri çok olmalıdır, nefis cevahir gibi. Altıncısı güzel hatundur ki kalbe sürur, göze nur, ruha ferahlık verir. Yedincisi ise bir aşçıdır ki hem suretçe güzel, hem siretçe güzel ola.”

Ulemâ ve hükemâ buyurmuşlardır ki vezir beş şeye muhtaçtır.

Birincisi ilimdir. Onun sayesinde katında gizli ve kapalı olan işler açık ve görünür hâle gelir.

İkincisi teyakkuzdur, yani uyanıklık. Her işe giriştiğinde, o işin çıkış yolunu giriş kapısından evvel görüp gözetmiş ola.

Üçüncüsü şecaattir ki, onun sayesinde düşmandan yüz çevirmeye.

Dördüncüsü sıdktır ki, onun sebebiyle sahih olmayan fiil ve kavillerle amel eylemeye.

Beşincisi, padişahın sırrını ölüm haddine varıncaya dek saklamaktır. Zira esrârı ketmetmek, Resûl-i Muhtâr’ın hadîsinin muktezâsıdır. Nitekim buyurmuştur ki:

“Hacetlerinizin husûlünde ketm ile istiâne ediniz.”

Yani: İşlerinizin görülmesinde ve muradlarınıza erişmede sır tutmayı vesile kılınız.

Ve Esedullâh-ı Velî, Hazret-i Alî kerremallâhu vechehû’l-celî buyurur ki:

“Sırrı ancak kerem ehline emanet et. Zira sır, kerîm insanların katında mahfuz kalır.”

Ve yine buyurmuştur ki:

“Kişinin sırrı, onu sakladığı müddetçe kendisinin esiridir fakat açığa vurduğu an, kişi kendi sırrının esiri olur.”

Hazret-i Yûsuf aleyhisselâmın, o kadar fazilet ve haseb sahibi, nübüvvet nesebinin şerefine mensup olduğu hâlde bunca belâya uğramasının sebebi dahi bu idi: Atasının nasihatine riayet etmeyip rüyasını analığına söyledi. O da gidip oğullarına ifşa etti. Onlar dahi Yûsuf’un helâkine kast ile müptelâ oldular.

Ve Hazret-i Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem, ne vakit bir gazâya yahut diğer mühim bir işe girişecek olsa, meşveret için bazı sahâbe-i kirâma açtığı hâller müstesna, bunu kimseye duyurmazdı.

İmdi vüzerâya ve sair ümerâya vâcibdir ki, Resûl hazretlerinin bu sünnetini pişe eyleyip sırrı ketmetmeyi şiar edinsinler; tâ ki Allâh Teâlâ’nın avn u inâyeti ve Resûl’ün yümn-i himmetiyle mansûr u muzaffer olalar.

Nazım

Kişi sırrını muhafaza ederse,
Ona iki nimet muhakkak nasip olur:

Biri, maksadına erişip muzaffer olmak;
Diğeri, kimsenin hükmü altına düşmemek.

Buyurmuşlardır ki, sırların korunması, malların korunmasından daha müşkildir. Sır emanet olunacak kimsenin eminliği de mal emanet olunacak kimsenin eminliğinden daha lâyık ve daha kuvvetli olmalıdır. Zira malın dışarıdan yardımcıları ve koruyucuları vardır. Meselâ kapıcının mührü ve kapıların kilidi gibi. Fakat sırrın içeriden hırsızları ve yol kesicileri vardır. Meselâ dilin sürçmesi, dost sohbeti ve şeytan vesvesesi gibi.

Bazı hikmet sahiplerine sordular: “İnsan için en müşkil şey nedir?” Cevaben dediler ki: “Nefsini bilmek ve sırrını saklamak.”

Yine sordular: “Gayet akıllı ve sabırlı kişi kimdir?” Dediler ki: “Düşmanından sakladığı şeyi dostuna dahi söylemeyen kimsedir.” Çünkü bugün dost olanın bir dostu daha bulunabilir yahut o dost bir gün düşman olabilir de sır gidip düşmana ulaşır. Gerçi dosttur lâkin insanın kendi nefsinden daha yakın değildir. Kişi kendi sırrını kendi nefsi taşıyamayıp saklayamadıktan sonra, bir başkasının onu taşıması ve saklaması uzak ve imkânsızdır. Sonra da saklamadı diye onu kınamak, ayıplamak ve serzenişte bulunmak tam bir hamakattir.

Nitekim denilmiştir: “Kişi sırrını diliyle başkasına açar da sonra onu ifşa etti diye bir gayrısını kınarsa, ahmaktır. Zira insanın kendi sırrı için göğsü dar gelmişse, o sırrı emanet ettiği kimsenin göğsü daha da dardır.”

Tercüme

Kişi kim sırrını gayra izhâr eder,
Günahı açığa çıktığında inkâr eder.

Ne ahmaktır o ki özünü saklamayıp,
Kendisini ağyarın saklamasını umar.

Yoksa işitmedi mi şu sözü ki:
İkiden öteye geçen sır şâyi olur.

Bazı hükemâ demişlerdir ki: “Sır, kişinin kanıdır. Kan damardan dışarı çıkarsa, helâk korkusu vardır.”

Hikâye

Hazret-i Osman radıyallahu anh bir defa hasta olup vasiyet eyledi ki: “Ahdi, Avf oğlu Abdurrahman Hazretlerine yazın.”

Hazret-i Osman’ın Hamdân adlı bir oğlu vardı. Bu sözü işitince, Abdurrahman’a gidip müjde haberini ulaştırdı. Hazret-i Osman radıyallahu anh bu hâlden haberdar olunca Allah’a yemin etti ki bundan böyle Hamdân ile bir yerde bulunmaya ve Hamdân’ı hiçbir iş üzerine koymaya. Bunun üzerine Hamdân’ı huzurundan uzaklaştırıp Basra’ya gönderdi. Hazret-i Osman şehid olunca da Hamdân Basra’dan gelmedi.

Böylece malûm oldu ki sırrın bu gibi faziletleri ve onu açığa vurmanın rezaletleri saymakla tükenmez. Nasihat kitaplarında ve kıssalarda bu husus genişçe anlatılmış, tafsil edilmiştir. Burada hepsi zikrolunsa söz uzar ve bu risale onu taşımaya kâfi gelmez.

Lâkin bazen olur ki sırrın açıklanması da hikmetin gereği olur. Nitekim bazı işlerde müşavereye başvurmak ve sadık dostlara müracaat etmek vâcib olur. Böylece fikirlerin birbirine eklenmesiyle doğru yola varılır, hata ve bozukluktan kurtuluş mümkün olur.

Zira müşaverenin faydası çoktur. Her kişi zengin olsun fakir olsun, emir olsun esir olsun, küçük olsun büyük olsun, müşavereye muhtaçtır. Hatta hükemâ, müşavereyi memleket binasının esası ve saltanat kaidelerinin direği saymışlardır.

O hâlde her şahsa lâzımdır ki işinin sonunu ve akıbetini düşünsün, “İş hususunda onlarla müşavere et” âyetini hatırda tutsun.

Hazret-i Resûl sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberlerin en kâmili, yolların en doğru göstericisi olduğu hâlde, kudsî kuvvetle desteklenmiş, insanî faziletlerde benzersiz ve kendi derecesinde hiçbir fert ona denk değil iken, Hak sübhânehu ve teâlâ Kelâm-ı Kadîm’inde ona müşavereyi emrederek, “İş hususunda onlarla müşavere et” buyurdu.

Madem bazı işlerde müşavere ona emrolunmuştur, sair insanlar için bunun daha evlâ olduğu şüphesizdir. Belki Hazret-i Resûl’e bu emrin verilmesindeki maksat, ümmetine irşad olmasıdır. Ta ki onun sünnetini kendilerine yol edinip müşavereyi tedbirlerinin esası kılsınlar.

Bu sebeple doğru yolun kapısını bulurlar. Nitekim sahih hadîste Hazret-i Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki: “Hiçbir topluluk müşavere etmedi ki, o müşavere sebebiyle işlerinin en doğru ve en güzel tarafına hidayet olunmasın.”

Hazret-i Ömer radıyallâhu anh buyurur ki: “Bir kişinin reyi bir kat ipliktir, iki kişinin reyi iki kat, üç kişinin reyi üç kat ipliktir. Ne kadar ziyade olursa o kadar sağlam olur, kopmaktan emin bulunur.”

Hazret-i Aliyy-i Velî kerremallâhu vechehû’l-celî de buyurur ki: “Nasıl saltanat ortaklığa kabil değilse, rey ve tedbir de tek başına elde olunmaz.”

Büyükler demişlerdir ki: “Müşaverenin çokluğu, emirlik ve idarenin güzelleşmesine sebeptir.” Rey, tedbir, düşünce ve müşavere ile görülen iş çoğu kere hatadan emin ve uzak olur. Nitekim fikir ve tedbirden mahrum olan iş doğru yoldan uzak düşer. Tesadüfen maksadına erişse bile, onunla sevinmek ve iftihar etmek akıllılar katında ayıp ve ardır.

Zira tesadüfe bağlı cüz’î hadiseler, talihin öncülüğü üzerine kurulmuşsa, bunların hakiki bir sebep bağıyla tertip edilmiş olması gerekmez. Yine neticesi küllî ve aklî bir zarurete dayanmayan kıyas da fikir ve basiret erbabı katında mantıkî kıyas sayılmaz. Ondan çıkan netice de gerçek netice kabul olunmaz.

Meselâ bu, kötü geçimli, başıbozuk bir levendin Hazret-i Ali bin Ebî Tâlib’e zarar vermesine benzer. Yahut müflis ve hilekâr bir kimsenin yüce bir köşkten kıymetli bir cevher çıkarmasına benzer.

Şu hâlde saâdet sahibi vezirlere, ümmetin emirlerine, hatta mutlak olarak maslahat erbabına vâcibdir ki, her işte ehliyle müşavere edeler. İstikamet, reşad, salâh ve sedâd kimin reyinde görünürse ona tâbi olalar. Rey sahibinin zilletine yahut rif‘atine bakmayıp, yalnız söze nazar edeler. Nitekim denilmiştir: “Söyleyene bakma, söylediğine bak.”

Tercüme

Sen söze bak, o sözün hâli nedir;
Sözü söyleyen kimdir diye bakma.

Ve dahi hodrâylık ve hodpesendlik edip kendi fikrine bağlanmaya, kendi itikadına dayanıp doğruyu ve yanlışı yalnız kendi reyinin revaç ardınca yürütmeye. Zira bunların menşei gururdur. Gururun menşei de şeytanın aldatmasıdır ki, sonu hüsran ve yüce matluplardan mahrumiyettir.

Allah Teâlâ buyurur: “Sakın şeytan sizi Allah ile aldatmasın.”

Bir de hevâya tâbi olmaktır ki nihayeti zillet ve helâktir. Hazret-i Ali kerremallâhu vechehû’l-celî buyurur ki: “Üç şey vardır ki helâk edicidir: Biri bahillik, biri kendini beğenmek, biri de nefs ve şeytan hevâsına uymaktır.”

Müşavere için seçilecek kimselerin de nefisleri güzel, tabiatları temiz kimseler olması lâzımdır. Nitekim denilmiştir: “Hür insanların kalpleri, sırların mezarıdır.”

(Devam edecek)

Aylık Baran Dergisi 55. Sayı Eylül 2026