15 Temmuz gecesi zirve yapan karşı taarruzun dindiği, hattâ 16 Nisan tarihinde gerçekleştirilen referandumla beraber bertaraf edildiği ve ortalığın sütliman olduğu gibi bir algı piyasaya pompalanıyorsa da, işin aslı hiç de böyle değil. Hasmımız bizi öldürmeyi bir kere kafasına koymuş. Dolayısıyla bugünlerdeki sakinlik, yeni bir fırtınanın habercisi…

Son günlerde cereyan eden hadiseleri bir araya topladığımızda açıkça görülüyor ki; içeriden ve dışarıdan yeni bir çevreleme harekâtıyla karşı karşıyayız. İçeride, iktidarın seyirci kaldığı türlü operasyonlarla Erdoğan’ın şahsı etrafında meydana gelen birlik bir yandan dağıtılmaya uğraşılırken, diğer taraftan da Erdoğan karşıtlığında müşterek olduğu düşünülen %48’lik “hayır”cı kesim konsolide edilmeye çalışılıyor. Dışarıya baktığımızda da, son günlerde hızlı gelişmeler yaşanıyor... Suudî Arabistan ve avenesinin Amerika ile yapmış olduğu anlaşma ve bu anlaşmanın hemen akabinde Katar’ın hedefe konması hiç de tesadüf değil.

Şöyle bir hatırlayacak olursak, geçtiğimiz hafta Katar Resmî Haber Ajansına (QNA) yönelik olarak bir siber saldırı gerçekleşmiş ve bu saldırı neticesinde fâili hâlen meçhul çevrelerce ele geçirilen web sayfasından, Katar Emiri Al Sani’ye atfedilen “ABD’ye karşı ve İran’ı destekleyici” bir açıklama yayınlanmıştı. Kısa bir süre içinde bu işin aslı açığa çıkmış olmasına rağmen, bilhassa Suudî Arabistan ve avenesi başta olmak üzere, Batılı haber ajanları, bu haberi hafta boyunca üst sıralarda tutarak maksadlarını açıkça ortaya koydular. Sisi tarafından gerçekleştirilen Batı destekli askerî darbede Mursî’den yana tavır alan ve uzun zamandır zaten araları açık olan Suudî Arabistan ile Katar arasındaki suların ısındığı açık. Bunun yanı sıra artık umumî bilgi hâline geldiği üzere son yıllarda art arda operasyona maruz kalan Türkiye ekonomisinin Katar menşeili “sıcak para” sayesinde ayakta kaldığı da biliniyor.
Aynı eksende devam edecek olursak, geçtiğimiz hafta Amerika Birleşik Devletleri ile ilk etabı 110 milyar dolar, tamamı 380 milyar dolarlık silah anlaşması yapan Suudîlerin, bu anlaşmanın hemen akabinde Türkiye’ye sipariş ettikleri 2 milyar dolarlık dört savaş gemisi siparişini iptal etmeleri de manzarayı daha net bir şekilde ortaya koymakta.

Amerika, 15 Temmuz’da yarım kalan işi tamamlamakta kararlı. Türkiye’nin zaten pamuk ipliğine bağlı ekonomisi, bilhassa küçük ve orta ölçekli işletmeleri derinden sarsan bir ekonomik buhrana gark olmuşken, anlaşılan o ki, Batı’nın bize karşı sıradaki hamlesi ekonomimizi tamamen boğmaya yönelik. Taşıma suyla dönen ekonomiyi bundan sonrasında daha şiddetli sıkıntıların beklediği açık.

Yeniden içeriye dönecek olursak. Bugüne kadar Kemalistler, kimi sol örgütler, Kürt faşistler ve FETÖ üzerinden tezgâhlanan, Gezi’den başlayarak, 15 Temmuz gecesi zirve yapan saldırıların başarıya ula
şmamış olmasının arkasında yatan esas saik, saydığımız grup ve kesimlerin Müslüman Anadolu İnsanı nezdinde meşruiyet sahibi olmayışları ve bu saydığımız kesimlerin içindeki samimi unsurların asıl hedefin memleketin emperyalist bir saldırı neticesinde parçalanmak istendiğini kestirmeleriydi. Milletimizin kahir ekseriyetinin uğradığı bunca musibete rağmen haktan yana almış olduğu tavır, memleketi ayakta tuttu. Bunu gören tek biz değiliz elbet. Hasmımız da bu vaziyetin farkında ve şimdi bu birliği dağıtmakla meşgul... Ömer Faruk Kavurmacı’nın, baklavacının, By Lock kullananların serbest bırakılması hep bu plana hizmet eden hareketler. İktidar ise doğrudan kendisinin ve dolaylı yoldan memleketin hedef alındığı, birliğin, kenetlenmenin çözülmek istendiği bu operasyonlar karşısında “bağımsız hukuk” martavalı okuyarak farkında olmadan karşı tarafa hizmet ediyor.

Yine içeride memleket karşıtı saldırıların odak noktalarından biri hâline gelmiş olan TÜSAİD gibi örgütlerin elindeki memleket aleyhine kullanılan sermaye gücü hızlı bir tempoyla ve doğrudan müdahaleyle Anadolu sermayesine doğru kanalize edileceği yerde, görüyoruz ki, panik içinde Ak Parti’nin ilk günlerindeki muvazaacı tavrı yeniden benimsenmiş ve anlaşma yolları aranıyor.

Bugün bazı mahfillerce estirilmeye çalışılan başta Amerika olmak üzere, NATO ve Avrupa Birliği’nin 15 Temmuz dâhil olmak üzere Türkiye’yi hedef alan saldırılarda rolü yokmuş havası ve bütün suçu eski idarecilere atma çabası, hepsinden büyük bir fecaat arz ediyor.

Tüm bu saydıklarımızın yanı sıra Erdoğan’ın yeniden Ak Parti’nin başına geçecek olmasının doğurduğu rüzgar da yine Ak Parti tarafından kısa bir zaman dilimi içinde sönümlendirildi. Parti, kendisinden beklenen vizyonu deklare edemedi. Bu vaziyet de içeride milletimizin birliğinin dağıtılmasına hizmet eden diğer bir faktör.
***
Şuur seviyesindeki her değişim, gerçeklik seviyesinde de değişim meydana getirir.” diyor, Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu. Fert gibi millet ve devletin de şuur seviyesiyle beraber gerçeklik seviyesi de değişim içindedir. Türkiye’de bilhassa son yıllarda muhatabı olduğumuz saldırılar, tabiî bir şekilde milletimizin şuur seviyesinde bir “sıçramayla” neticelendi. Buna mukabil meydana gelen yeni gerçeklik seviyesi, maruz kaldığı onca musibete rağmen, iktidar tarafından tam mânâsıyla idrak edilebilmiş değil. Bunun neticesi de milletin şuur seviyesi ile devletin gerçeklik seviyesi arasında meydana gelen tenakuzdur ki; bu vaziyet ya millette şahlanan his ile beraber ihtilâl sürecinin akamete uğramasına yahut gerçeklik karşısında direnen siyasetçilerin siyaset sahnesinden silinmesiyle sonuçlanır. Şıklardan birincisi olmayacağına göre, siyasî iktidarın şapkasını önüne koyarak düşünmesinin vakti gelmiş demektir.

2009 senesinde Davos ile başlayan krizden 15 Temmuz’a kadar siyasî iktidar, sürekli her gelişmeye reaksiyon üreterek geldi, kendi aksiyonunu üretecek şartlara sahib olamadı. 15 Temmuz’dan sonra hâlen reaksiyoner politikalar izlemek kabul edilemez. Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan, kendi aksiyonunu üretebilen bir liderliktir. 
***
15 Temmuz’da bu millet yüzlerce şehit, binlerce gazi verdi. Artık milletimiz ile içteki ve dıştaki düşmanımız arasında kan var. Sanki bunlar olmamış gibi, karşı taraf ile uzlaşma yolları aramak gibi milletin ruhuna taban tabana zıt ve neticesinde de mutlak bir şekilde başarısızlığa mahkûm bu politika artık sürdürülebilir değil. Milletimiz, İslâm yönünde hareket edenin arkasında milyonlar olup can pahası nasıl kenetlendiğini gösterdiğine göre artık bu millete lâyık olmak icab eder.

Şu saatten sonra ya devlet millete mutabık olacak ve milletimizi birleştiren hâkim fikir, devlete de hâkim olacak; ya da yukarıda ana hatlarını paylaştığımız bu yeni çevreleme hareketi yakın bir vadede tesirini göstermeye başladığında çok can yakacak.

Müslümanlar Allah’ın rızasını gözettikleri ideallerini yine Allah’ın izn-i keremiyle gerçekleştirir de, mesele şu ki, siz bu işte kolaylaştırıcı mı olacaksınız, yoksa zorlaştırıcı mı? Kolaylaştıran her iki âlemde de mükâfatlandırılacağı gibi, zorlaştıran da her iki âlemde art niyetinin ya da gafletinin bedelini ödeyecektir.
***
Yeni bir dalga geliyor üzerimize doğru. Kaptandan önde giden gemi olmayacağına göre, öyleyse milletinden geri devlet de olmaz!

Öyle ümid ediyoruz ki, bu Ramazan ayı keferenin zelil ve Müslümanların yeniden muzaffer oluşunun vesilesi olur. Allah, bu ayın hürmetine büyüklerin duâlarını kabul etsin.

Baran Dergisi 542. Sayı