Bu hafta Mareşal Abdülfettah Sisi hakkında konuşmak ve genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Kendisi, Müslüman Kardeşlere yakın bir isim olan Muhammed Mursî’ye yaptığı darbe neticesinde Mısır devletinin başına geçti. Politik olarak aynı tarafta durmadığım Mursî, Mısır halkının çoğunluğu tarafından seçilerek iktidara gelen bir devlet başkanıydı. Darbeyle Mursî’nin indirilmesinin ardından yapılan seçimlerde Sisi aday oldu ve seçimleri kazandı. Bu süreçte kendisi generallikten mareşalliğe terfi ettirildi. Bu gerçekten de gülünç bir olay. Cemal Abdünnasır, yakın tarihte Mısır’da yetişen en önemli siyasî kişiydi. Kendisi bir albayken idareyi ele almasına rağmen asla kendi kendisini terfi ettirmedi. Anlayacağınız, en önemli Arap devletinde bir şeyler yanlış gidiyor. Bölgedeki Müslüman ülkeler arasında en fazla nüfusa sahip olan Mısır’da neler oluyor; böyle bir vaziyetin yaşanması başlı başına büyük bir utanç kaynağıdır.

Nasır’dan sonra iktidara gelen Enver Sedat ise bir suikast neticesinde öldürüldü. Bu hain İsrail ile ilk anlaşan Mısır devlet başkanı oldu. Elbette Mısır, İsrail ile anlaşan ilk Arap devleti değildi; Suudi Arabistan çok evvelden İsrail ile bir müttefiklik ilişkisi içindeydi. Çünkü Suudi kraliyet ailesi esasında Yahudi kökenli. Onlar İsrail’i her zaman destekledi. Resmî şekilde yürümese de, ilişkiler el altından hep sürdürüldü. Düşünebiliyor musunuz; Müslümanların mukaddes mekânlarının güvenliği bir Siyonist şirket tarafından sağlanıyor. İşte bu sebeple zaman zaman insanların öldüğü, sözde kazalarla karşılaşıyoruz Mekke’de. Bu şekilde binlerce insan hayatını kaybetti.

Evet, şimdi Mısır’ın başında bir mareşal olan Sisi var. Kendisi Müslüman Kardeşleri devirerek iktidarı ele geçiren bir darbecidir. Müslüman Kardeşleri ideolojik olarak desteklemesem de onlar fırsatları değerlendirmeye çalışan gerçek Müslümanlar. Muhammed Mursi, gerçek Müslüman Kardeşlerdendi, asla bir İngiliz ajanı değildi ve halkı tarafından devlet başkanı seçilmişti. Niçin seçildi? Çünkü halk Enver Sedat ile birlikte devlete karşı sükût-u hayale uğramıştı. Sonra gelen Hüsnü Mübarek de onun hatalarını devam ettirdi. Protestoların başlamasından sonra fazla dayanamayan Mübarek istifa etmesine rağmen Mısır’ı terk etmedi. Sonrasında da Mısır’da kalmaya devam etti.

Kendisini mareşalliğe terfi ettiren Sisi, Fransa’da ağırlanacak. Şunu unutmamalıyız ki, eski sömürgeci güçler sömürgeci zihniyeti asla terk etmemiştir. Fransa da sömürgeci olarak kalmaya devam ediyor. Hiçbir sömürgeci güç, diğer ülkelere Fransa gibi müdahalelerde bulunmamıştır. Onlar savaşlar çıkardı, Müslümanları öldürdüler, bombaladılar, esir ettiler. Onların bir cumhuriyet olduğu sanılırken onlar vahşi bir krallıktı. Dünyanın her yerinde suçlar işlediler, her yerde insanları öldürdüler; fakat sürdürmek istedikleri bu savaşı asla kazanamayacaklar.

Fransa’da en büyük devlet ödülü Lejyon Donör (Legion d'Honneur) nişanıdır. Mareşal Sisi, Lejyon Donör nişanına layık görüldü. Gerçekten neler olduğunu anlamak zor; fakat şurası kesin ki bir ticarî ilişkinin neticesi bu. Elbette silah ticareti; Fransa’dan silah aldılar ve almaya da devam edecekler. Suudiler de Fransız silahlarına iyi paralar ödemişti. Bu Lejyon Donör nişanına layık görülmesi için yetti. Mevcut Fransız rejiminin baştan aşağı yanlış olduğunu söyleyemem; ama hatalar yapıyorlar ve bu hatalarına yenilerini ekleyerek sürdürüyorlar. Önümüzdeki süreçte Fransa’da yapılacak seçimler karmaşık olacak. Muhtemelen mevcut Cumhurbaşkanı Macron yeniden seçilecek. Çünkü muhalefet partilerinin kendi içlerinde karışıklıklar var.

Eski Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek seçimlerle iktidara gelmiş birisiydi. Kötü bir adam değildi aslında. Her şeye rağmen bir hain, bir ajan değildi. Diktatoryal askerî rejimi kabul etmesek de kendisi 1967’nin kahramanlarından biriydi. O dönemde Mısır Hava Kuvvetleri’nde önemli mevkide olan Mübarek, İsrail’in Mısır askerî havalimanlarını bombalayıp uçaklarını kullanılamaz hâle getirdiği saldırılardan sağ kurtulan az sayıda kişiden biriydi. Kurtulduktan sonra İsrail’e karşı devam eden savaşta yer aldı.

Şimdi Mısır’ın başında bir Mareşal var. Hiçbir savaşta yer almamış olmasına rağmen mareşal rütbesine terfi eden birisi! 20. yüzyılın en büyük Arap lideri olan Cemal Abdünnasır albay olmaktan gocunmazken Sisi kendini mareşalliğe terfi ettirdi. Nasır, böyle şeylere tevessül etmediği için dahi saygıyı hak ediyor. Sisi’den daha çok hak etmesine rağmen gerçek bir vatansever, gerçek bir Müslüman olan Erdoğan’ın Türkiye’de kendisini mareşalliğe terfi ettirdiğini düşünebiliyor musunuz? Belki böyle düşünülürse meselenin garipliği daha iyi anlaşılabilir. Venezüella askerî rejimlere sıklıkla rastlanan bir tarihe sahip; fakat orada da bunun bir misaline denk gelmek mümkün değil.

Mesela bir başka Mareşal! Hafter… O da bir albayken Libya-Çad savaşı sırasında Çadlılar tarafından esir alındı. Daha sonra Amerikalılar tarafından alınarak Amerika’ya götürüldü ve Kaddafi sonrasında Libya’ya geri döndü. Bu hain, ülkenin doğusunda hakimiyet sağladı ve bu sırada diğer Mareşal (!) Sisi’nin Mısır’ı tarafından desteklendi. Rusya da geliştirdiği strateji icabı bu adamı destekledi. Şunu belirteyim ki, Rusya Devlet Başkanı Putin’e saygı duyuyorum. O iyi bir adam, Soğuk Savaş sonrası yerle bir olan Rusya’yı yeniden ayağa kaldırdı ve birçok cephede doğru tarafta duruyor. Mesela Venezüella rejimini destekliyor.

General Abdülfettah Sisi gençliğinde iyi bir savaşçı olabilir; fakat öyle adlandırılsa da kendisi asla bir mareşal değildir. Onun Fransa’nın en önemli devlet nişanı olan Lejyon Donör’e layık görülmesi ise yozlaşmanın açık ve net göstergesidir.

Fransa’daki bozulma Jacques Chirac sonrasında had safhaya çıktı, siyasetteki karışıklıklar arttı. Artık önüne gelen başkanlık için adaylığını koymaya başladı. Cezayirli Berberî bir Yahudi olan Éric Zemmour dahi başkanlığa adaylığını koydu. Onun hedefinde olan, yâni oylarını böleceği kişi ise gerçek bir Fransız kadını olan Avukat Marine Le Pen. Fransız siyasetinde önemli bir figür olan Jean-Marie Le Pen’in ikinci kızı. Jean-Marie Le Pen, bir ideolojisi olan gerçek bir Fransız vatanseveridir. Kimsenin ajanı değildir ve büyük Fransa hayali kurmaktadır; Amerikalılar bile ona saygı duymalıdır. Oysa muhteşem bir halka sahip olan Fransa, Amerika’nın suç ortaklığını yapıyor. Görüyorsunuz ki, ben hapishanedeyim. Aslında Fransa’da hapishanede olanların çoğunluğu yabancı kökenli, Fransa rejimi bir yandan, sınırlarını korumaya ve illegal girişleri önlemeye çalışıyor. Fakat yabancı kökenliler cezaevlerinde tutuluyor. Bazı Fransız avukatlarım var. Bu avukatların bazıları Hıristiyan sağcı Fransız vatanseverleri. Fransa’nın en iyi avukatlarından biri olan Isabelle Coutant Peyre de avukatlarımdan biri. Kendisi beni elinden gelen en iyi şekilde savunuyor. Elbette Türkiye’de de iyi avukatlarım var. Fakat ne yaparsak yapalım beni bir şekilde cezalandırıyorlar. Bu utanç verici bir işbirlikçiliğin neticesi. Bundan daha önce müteaddid defa bahsettim. Hakkımda hiçbir menfi delil ve şahid olmamasına, hatta bizim müsbet yönde delil ve şahidlerimiz olmasına mukabil hakimlerin samimi ilişkileri dolayısıyla hüküm giymeme karar veriliyor. Bu Fransız asaletine yakışmıyor.

1999 yılında buradan ayrılacağımı ümid ediyordu. Gönüldaşlarım beni hürriyetime kavuşturmak istedi. Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, yakında beni göndereceğine dair bir söz vermişti; fakat aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ buradayım. Hatta bu hususta teşebbüste bulunan Komünist arkadaşlarımın bazıları hayatını kaybetti. Ben ise burada, özel bir hukuk kapsamında siyasî tutsak durumundayım. Zor şartlar altında, on yıl tecrit altında hiç uyutulmadan kalsam da direnmeye devam ediyorum.

Tekrar Mısır’a dönersek… Mısır’ın Libya’daki savaşa doğrudan müdahil olduğunu görüyoruz. Libya, nüfusunun çoğunluğu Arap olan; az da olsa Yahudilerin de bulunduğu bir ülke. Burada savaş durumunun sona ermesi bir türlü sağlanamıyor.

Türkiye’de Libya’daki savaşa müdahil olan ülkelerden. Türkiye’de hükümetin ivedilikle çözmesi gereken en önemli mesele ise Kürt sorunu. Türkler, Kürtlere karşı değil, yine onlarla birlikte olmanın yolunu bularak, Kürtlerin de düşmanı olan Siyonist emperyalistlere karşı birlikte savaşmalı. Maalesef Irak’ın kuzeyinde özerk Kürt devletinde İsrail’in üsleri bulunuyor. Onlar İsrail’in dostu olan hainler! Irak zor durumda. Saddam Hüseyin ile ilişkisi olan tüm Baasçılar ortadan kaldırıldı, meydan hainlere kaldı.

Maalesef nereye dönsek bir karışıklığın hâkim olduğunu görüyoruz. Ümid ediyorum Irak’ta, Suriye’de, Libya’da ve diğer tüm yerlerdeki bu sorunlar çözülür. Suriye’nin azınlık Alevî rejiminin ayakta kalmasının yolu saldırılardan, suçlardan ve katliamlardan değil, ülkenin çoğunluğunu oluşturan Sünnîlere haklarını vermekten geçiyor. Elbette Suriye’de ordunun tamamı Alevi değil, Sünni generaller de var; fakat Alevîler hakimiyeti elinde tutuyor. Ayrıca Suriye rejimine kimin saldırdığını da görmemiz gerekiyor. İsrail, ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye karşı saldırılarını ve rejime karşı tutumlarını görüyoruz. Bunların niçin Suriye’ye saldırdığını bilmek lazım. Esad iktidarda uzun süre kalabilmeyi başardı. Aslında kendisi bir Alevî fanatiği değil, zaten Sünni bir kadın ile evli. Kibar ve akıllı bir adamdı kendisi. Asla silahlarla işi olmamıştı. Silahla işi olan abisiydi, o ise şans eseri kendisini devletin başında buldu. On yıllık savaşa rağmen devletin başında kalmayı başardı.

Son olarak Katar’dan bahsedelim. Katar kötü bir hükümete sahip değil. İsrail ile ilişkileri olmasına rağmen İsrail ajanı değiller. Katar’ın İran ile de iyi ilişkileri var; çünkü petrol üzerinden iki ülkenin ortak çıkarları mevcut. Ayrıca ülkede Türk askerî üssü de bulunuyor. Bu son derece önemli. Türkiye, NATO üyesi olarak yahut İsrail’in menfaatlerine hizmet eden bir uşak, bir müttefik olarak orada bulunmuyor. Bu da Türkiye’nin büyük Türkiye yolunda adım adım ilerlediğini gösteren bir vaziyet. Türkiye imparatorluk geleneklerine sahip bir ülke.

Neler olacağını bilmiyoruz; fakat her zaman söylediğim gibi en iyisinin olması için, masum insanların ölmemesi için dua edeceğiz. Bunu yaparken de en kötüsüne hazırlıklı olacağız.

Allahü Ekber!

28.11.2021

Tercüme: Faruk Hanedar

Baran Dergisi 777. sayı