Yavuz'un dehası, Şehzade Mustafa'nın hatası. Şimdi bunu konuşacağız. Nereden çıktı Yavuz'la Şehzade Mustafa'yı karşılaştırmak, nereden icap etti denebilir. Sözümüzü bitirdiğimizde bu anlaşılacak.
Şimdi evvela Yavuz'dan kısaca bahsedelim. Dehası neymiş? Yavuz, Osmanlı tarihinde ilk ve tek olarak babasını tahttan indirmiş adamdır. Başka bir örneği yok. Bunun benzeri teşebbüsler geçmişte olmuş ama buna teşebbüs edenlerin sonu kötü olmuş, biliyorsunuz.
Peki Yavuz babasını niye tahttan indirdi? O zamanlar Şah İsmail tehlikesi vardı. Safeviler Anadolu'ya doğru girmişlerdi, hatta İç Anadolu'ya kadar gelmişlerdi. Şah İsmail'in bir vakit ordusuyla Afyon'a kadar gelip gittiği vaki. Böyle tehlikeli bir ortam var ve Sultan İkinci Bayezid biraz pasif durumda. Daha doğrusu pasif derken kötülemek gibi bir maksada varmasın diye onu düzelteyim; aslında ne gibi bir tedbir alacağını bilmeden seyirci gibi bir konumda kalmış. Osmanlı orada genel bir zaaf belirtiyor.
Yavuz, tehlikeyi fark etmiş, bu işe müdahale etmesi gerektiğini düşünen ve hareket eden, aksiyon dehasıyla inanılmaz bir adam. Benim gözümde tarihin gördüğü en büyük liderlerden, en büyük aksiyonerlerden birisidir. Kafasında bir şey planlamış, bir stratejik hedef koymuş ve uygulamaya geçmiş. Hedefi ne? Bütün bu istediği şeyleri yapabilmek için sultan olmak, Osmanlı tahtına çıkmak. Kendisi üstelik veliaht şehzade bile değil ve tarihte babasını tahttan indirmeye kalkmış Osmanlı şehzadelerinin sonu da belli.
Harekete geçiyor ve ne yapıp edip babasını tahttan indiriyor. Ne oluyor orada? Bir savaş açıyor ve savaşı kaybediyor. Kaybetme ihtimalini de göz önünde bulundurarak sahilde gemileri bekletiyor. Savaşı kaybedince hemen Balkanlardan, Bulgaristan veya Trakya taraflarından, Karadeniz sahilinde bir yerden gemiye atlayıp doğru Kırım'a kaçıyor. Kırım'a kaçıyor dediğimiz nedir? Orada kendi kayınpederi ve oğlu Şehzade Süleyman var. Oraya kaçıyor, kendini kurtarıyor; ele geçse öldürülecek.
Sonra tekrar geliyor. İkinci gelişinde artık ordunun da desteğini almış, içeriden çalışmayı yapmış. Yeniçeri onun sultan olmasını istiyor. Geldiğinde artık babası şunu anlıyor: "Bunu ben yenemeyeceğim, asker de istiyor." Son çare olarak, "Tamam, gel, mührü vereyim, sen sultan ol" diyor.
Bütün düğüm noktası burada arkadaşlar. Bir tarafta Yavuz ve asker, önünde de babasının çadırı. Babası dediğimiz Osmanlı sultanı. Atının sırtında çadıra kadar geliyor. Bunu Feridun Emecen de Yavuz hakkındaki kitabında yazmış. Babası içeriden haber gönderiyor: "Gelsin çadıra, mührü vereyim" diyor. Yavuz ne yapıyor? Atından bile inmiyor. Atının sırtında çadıra yaklaşıyor. Aşağı inmiyor, herhangi bir tuzak olabilir. Hele ki çadıra girse benim kanaatim ölecekti. O çadırdan çıkamayacaktı. "Göndersin mührü" diyor. Mührü alıyor; artık resmen ve alenen kendisi sultan. Bitti.
Sonra babasını sürgün gibi bir yerlere gönderiyor, yolda ölüyor falan filan. Yavuz babasını öldürdü mü, öldürmedi mi? Öldürmüş olabilir, zaten tahttan indirmiş. Ve işin şurası var: Eğer Yavuz çadıra girseydi ölecekti. Bu kesin.
Sonra Mısır'ı alması, Safevileri yenmesi, şunlar bunlar Yavuz'un asıl bu yaptığının yanında çerez gibi kalır. Basit işler. Bu kadar büyük bir iş yapmış olmasından dolayı da anlaşılacak şey şu: Eğer Yavuz'un ömrü biraz uzun olsaydı, herhâlde bir iki kıtayı falan zapt ederdi; o kadar gözü kara. Stratejist olarak da bayağı ileriyi gören bir insan. İradesi çok sağlam. Ne yapmak istiyorsa onun için sonuna kadar gitme iradesi var ve o yüzden de başarıyor. Çünkü bir şeyi bu kadar iyi isteyen, bu kadar kuvvetli isteyen, karşısındakinde ona denk bir irade yoksa mutlaka kazanır arkadaşlar.
Peki, gelelim şimdi Şehzade Mustafa'ya. Yavuz'un dehasını söyledik, lafı uzatmayacağım. Şehzade Mustafa, Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu. En büyük oğlu, veliaht. İdam edildiği sıralarda 35 veya daha üstü bir yaşta, bayağı olgun bir yaşta. Babasının artık sultanlık için yetersiz olduğunu düşünüyor. Bakın, aynı Yavuz gibi. Dedesi Yavuz da kendi babasının yetersiz olduğunu düşünüyordu, kendisinin tahta çıkması gerektiğini düşünüyordu. Şehzade Mustafa da aynı durumda. O da aynı şeyi düşünüyor: "Babam bu işi yapamıyor, benim yapmam lazım" diye. Ama bunu dillendiriyor. Dillendirdiği hâlde teşebbüsü için bir şey yapmıyor.
Artık işler iyice çatallaştığında fitne fesat, kulisler de çok. "Sultanım, senin tahtında gözü var" diye Şehzade'nin aleyhinde konuşan var; bir taraftan da Şehzade'yi "Artık ne yapacaksan yap" falan hesabı kışkırtan var. Ne oluyor? Nahçıvan Seferi'nde Kanuni, Şehzade Mustafa'yı çağırıyor. Meseleyi çözecekmiş gibi; hâlbuki niyeti öldürmek. Çünkü kendi açısından doğru karar bu. İş bu noktaya geldiyse bu Şehzade'nin ölmesi lazım. Affettim dese bile başka bir yerde gene elinde belli bir güç ve etrafında onu sevenleri var. Askerden mesela Yeniçeri, Şehzade Mustafa'yı çok seviyor. Potansiyel olarak hâlâ rakip. Birden kararı değişse, "Evet ya, ben o zaman hata etmişim; gideyim gerekeni yapayım" dese gene önü açık, hayatta olduğu sürece.
Şehzade Mustafa'ya gelince, o ne yapacağına karar verememiş, zayıf bir insan. Allah hepsine rahmet etsin; bunu kötülemek için söylemiyoruz. Sonuçta siyaset meydanına çıkmış, kimi başarmış, kimi başaramamış. Siyasi olarak yaptıkları tenkide açıktır, herkesinki öyle. Ne oluyor? Babası, "Çadırıma gelsin" diye çağırıyor. Asker dışarıda, Yeniçerilerin hepsi Şehzade'yi destekliyor. İstese babasını tahttan indirecek durumda, tıpkı dedesi Yavuz gibi. Gidip çadıra giriyor. Ne oldu? Öldü.
Orada babasıyla konuşacak, meseleyi halledecek falan gibi bir durum var; öyle değil. İşler bu noktaya geldiyse artık bu işin affı falan yok. İkisinden birinin ölmesi veya devre dışı kalması lazım. Kanuni kendi hesabına doğrusunu yapmış; Şehzade Mustafa'yı öldürdü. Orada Şehzade Mustafa'nın ölmesi kendi hatasının sonucu.
Birçok tarihçi "Şehzade Mustafa çok kaliteli bir adamdı, onun ölmesi ziyandır, zarardır" falan diyor ama bu hatayı yapan bir insan zaten sultan olamazdı. Olabilecek biri olsaydı o gün olmuştu. Olamayacağı buradan belli.
Machiavelli'nin de Hükümdar veya Prens kitabında dediği bir şey var: Hükümdarın, prensin, kralın iki özelliği var. Birincisi serveti, gücü, askerî ve maddi, ekonomik gücünün olması; bir de talihinin yâr olması lazım. Tamam mı? Ne oldu? Şehzade Selim'in talihi yâr oldu. Abisi gitti, ötekiyle savaştı falan, o kaçtı, İran'a sığındı falan derken hiç hesapta yokken iş Şehzade Selim'e kaldı.
Olay bundan ibaret. Tarihe böyle bakmak lazım. Yoksa basit nakil falan yapıp da "O onu yaptı, bu bunu yaptı; tüh öyle yapmasaydı..." Tamam mı? Biz de biraz öyle yapmasaydı dedik ama öyle yapmasaydı demenin de bir yeri olduğu için. Öyle boş boş değil. Tarihçiler genelde "Kanuni keşke Şehzade Mustafa'yı öldürmeseydi" diyor.
Şimdi Osmanlı'da taht kavgaları için İngilizler pragmatist olduklarından şunu keşfetmişler: Osmanlı genelde taht kavgalarını serbest bırakıyordu, Osmanlı sultanları evlatları için işi buna müsait hâle getiriyordu. Böyle olunca güçlü olan ayakta kalıyordu, diyor. Kardeşlerini yenen, düşmanlarını da yener. İşin sünnetullah açısından mı veya diğerlerinin dediği gibi tabiat kanunları açısından mı diyelim, gayet makul bir tarafı var, değil mi? Şimdi zayıf, yetersiz birinin gelmesi yerine gücü yeten... Sonuçta Kumandan da öyle söylüyor, İBDA Mimarı, Başyücelik Devleti'nde —tabii Başyücelik Devleti isimli eserinde olsa gerek— bayrağın güçlü olanın elinde kalmasının tabiiliğinden bahsediyor. Tamam mı? Bunlara böyle bakmak lazım.